Prof. Dr. Yasin AKTAY

Gerçek liberaller, gerçek solcular veya gerçek Müslümanlar

Liberal olmadığınız halde kimin gerçek liberal olup olmadığına karar verebilir misiniz?

Soruyu “solcu veya sosyalist olmadığınız halde kimin solcu veya sosyalist olup olmadığına veya Alevi olmadığınız halde kimin gerçek anlamda Alevi olup olmadığına karar verebilir misiniz?” diye de tekrarlayabilirsiniz. Aynı kapıya çıkarsınız.

Mensubu olmadığınız bir düşüncenin gerçek mensubunun kim olduğuna karar vermeye kalkışırsanız, en basitinden “hariçten gazel olmak”la suçlanırsınız.

Bir düşüncenin veya siyasi-felsefi tutumun sahicilik tartışmasına katılabilmek için en asgarisinden o düşüncenin içinde bir iddiaya sahip olmak gerek. Yıllarca Müslümanlara hariçten gerçek İslam”ın ne olduğuna veya olmadığına karar vermeye kalkışan, bu konuda fütursuzca ahkam kesen insanlar oldu.

Kuşkusuz bu tür cüretkarlıkların amacı Müslümanlar üzerinde tahakküm kurmaktan başkası değildi. Bu tutum halen de devam eder. “Ilımlı”veya “ılımsız İslam” nitelemeleri de hiç bir zaman bir gerçek İslam arayışını ifade etmez, siyaseten kendine tabi olacak bir Müslüman arayışıdır.

Bir siyasi veya dini tutum için hariçten otantisite (sahihliği, sahiciliği) jargonunu işletmeye kalkışmanın her zaman ters tepme ihtimali vardır. Çoğu kez ne iddia ettiğiniz otantisiteyi bulmuş olursunuz ne de bu iddiayla gözettiğiniz politik kar dolayısıyla daha da fazla yozlaşmaktan kaçabilirsiniz.

Bütün bunlara mukabil farklı mezhep veya meşreplere mensup insanlar arasında hiç bir diyalog, iletişim veya beraberlik olamaz değil. Bunun imkanı başkaları hakkında bir sahicilik değerlendirmesine bağlı değildir. Gerekli olan sadece ortak bir dünyanın inşası veya ortak bir dünyada karşılıklı saygı temelinde beraber var olabilmek için asgari bir ortaklığın olmasıdır. Neticede birbiriyle ilişki kurabilenlerin mensubu oldukları daha geniş cemaatler nezdinde daha mı sahici, daha mı az sahici olduğuna karar vermek bambaşka bir düzeydir. Şahsen hiç bir zaman kimin gerçek solcu, kimin gerçek liberal olduğu tartışmasına girmem. Ama sol veya liberal değerlere kimin daha liyakatla bağlı olduğu tartışmasında solcular veya liberaller arasındaki tartışma her zaman dışarıdakilerin ilgisini çeker.

Liberal iddialı insanlar arasında yaptığım tercih hangisinin daha sahici liberal olduğuyla değil, hangisinde insani bir kalite veya en azından kendime karşı bir nefret-sevgi hissettiğimle ilgilidir. Neticede Müslümanlara karşı İslamofobik söylemleriyle temayüz edenlerin, bu yolda başörtüsü yasağını da darbeyi de içlerine sindirebilenlerin liberallik iddiasıyla, tam tersine her türlü düşünceye en radikal anlamda özgürlüğü savunanların liberallik iddiası arasında kimin daha gerçek olduğuna karar veremesem de birinin dost diğerinin düşman olduğuna karar verebilirim herhalde.

Benimle iyi diyalog kurabilen bir solcunun sol cemaat nezdinde “tavizci, revizyonist, işbirlikçi” olarak nitelendiğinde, vereceğimiz tepki elbette gerçek solcunun kim olduğuna karar vermek değildir. Muhatabımın benimle diyalogunun ne kadarının kendi meşrebine uygun ne kadarının bu meşrepten sapma gerektirdiğine karar verecek olan da ben değilim. Tabii ki, muhatabımın iddia ettiği kitabı da önemlidir, o kitaba olan bağlılığı, onunla olan tutarlılık iddiası da diyalogtan tamamen bağımsız değildir. Ne de olsa İslam kültüründe kendinden başkasını olduğu gibi kabul edip hukuki durumları tanımlayan Ehl-i Kitab fıkhı tamamen bu bilinç üzerine oturmuştur. Birilerinin bir kitabının olması, bunun da kamuya ilan edilmiş olması azımsanacak bir şey değildir.

Diğer yandan, siyasi özneler iletişim veya siyaset sürecinde farklı stratejiler benimseyebilir, dostane veya hasmane pozisyonlar arar ona göre karar verebilirler. Bu konuda herkes tersini iddia etmeye çok yatkın olsa da genellikle pozisyonları belirleyen etken, teoriye, doktrine veya ilkelere uygunluk değil, cemaatlerin yek diğerine karşı harekete geçirdiği paylaşılmış duygularıdır.

Aşk, nefret, kıskançlık, çekememezlik, aşağılık veya üstünlük duygularının kendine uygun siyasal davranış kalıplarıyla komplekslere dönüşerek vücut bulduğunu görüyoruz. Solun dünyadaki ilerici gelişmelerin tek layık aktörü olarak kendini görmesinin nasıl bir “modern-postmodern prens” veya “mesih” sendromu üretmiş olduğu ortada. Bunun kendisi dışındaki devrimci özneleri, gelişmeleri veya pozisyonları görüp tanımaktan alıkoyuyor olması, hatta onlara karşı kendi tasnifine uygun olarak tam bir gerici durumuna düşürüyor olduğunu göremiyor olması bile başlı başına bir “sol trajediyi” resmediyor.

Neticede burada “sol” diye bölünmez bir cemaatten bahsetmekten kaçamıyorsak, teori ve pratik diyalektiğinden bir cemaat davranışının tezahür etmiş olduğundan bahsedebiliyoruz.

Bu cemaatle ilgili sorun kitabının kendisine tam olarak ne diyor olduğunu tam olarak kestirmenin zor olması… Kendi uydurduğu kitabı bile siyasi pozisyonlara göre çok kolay tahrif etmeye ziyadesiyle yatkın olması…

Kendi kitabına uyan dürüst solu veya liberalliği gördüğümüzde elbette onlara katılacak, onların teorik veya felsefi iddialarını kabul edecek değiliz. Aksine asıl tartışma, asıl siyaset o noktada başlayacaktır. Ama birbirimizi aldatmadan, dürüstçe, kiminle tartışıyor olduğumuzu, kiminle siyaset yapıyor olduğumuzu biliyor olacağız.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: