Prof. Dr. Yasin AKTAY

Gerçek Alevi olmak için

Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener”in, Hatay”da düzenlenen konferansta “Benim dinim ve mezhebim, Hz. Ali”nin dini ve mezhebidir. Açıkçası, hepimiz Aleviyiz” sözünün yol açtığı tartışmaları izliyorsunuzdur.

Şener”in bu sözünün arkasındaki niyeti tartışacak değilim. Ancak bu sözün her Müslüman”ın rahatlıkla söyleyebileceği sıradan bir söz olduğunu biliyorum. Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi sadece Alevilerin değil bütün Müslümanların en büyük değerlerindendir. Hz. Ali”yi gerçekten seven biri bu sevginin başkalarınca da paylaşılmasından rahatsızlık duymaz. Sevdiğini söyleyen birine de “seviyorum demek yetmez” demenin her şeyden önce münasebetle ilgili bir sorunu vardır. Alevi yazar Rıza Zelyut”un bu tepkilere dair yazısı (Güneş, 11 Ocak, 2006) bu açıdan çok sağduyulu değerlendirmeler içeriyor.

Türkiye”deki din, devlet ve toplum ilişkilerinin Alevilerle ilgili dengeli ve adil bir düzene sahip olmadığı açıktır. Düzen bir yana, ilişkilerin yarattığı sorunlar öyle bir kördüğüm haline gelmiştir ki, hangi yanından alırsanız elinizde kalacak gibi.

Kuşkusuz bu sorunların bir kısmı ta Osmanlı”dan devralınmışsa da bugün Alevilikle ilgili sorunların daha da derinleşmesi, içinden çıkılmaz hale gelmesi Cumhuriyet döneminde olmuştur. Bugün Alevilerin taleplerinin önemli bir kısmının karşısında zannedildiği gibi bir Sünni direniş yoktur, aksine belli bir laiklik konseptinin dokunulamayan direnişi vardır.

1925 yılında yürürlüğe giren “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” cemevleri ve müştemilatını “tekke ve zaviyeler” kapsamında değerlendirmiş ve kapatılmasını buyurmuştur. Buna mukabil, Diyanet”in kurulması da bunun Hanefi-Maturidi bir temele dayandırılması da yine bizzat Atatürk”ün tercihi olmuştur.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Alevilerin ne kendi cemevlerinin kapatılmasına ne de Diyanetin bu temele dayandırılmasına hiçbir ciddi itirazları olmadı. Aksine Aleviler bütün icraatlarıyla Atatürk”ün devrimlerinin en büyük destekçisi olduklarını o gün de belirtmiş, bugün de her fırsatta belirtmeye devam ediyorlar. Uzun süre Atatürk”ün imzasını taşıyan bu din-devlet ilişkileri düzenlemesine hiçbir itirazda bulunmayan Alevilerin bugün Diyanet İşleri Başkanlığı”nın konumuna yaptıkları itirazların ve cemevlerinin yasal statüsünün tanınmasına yönelik taleplerinin gerçek muhatabını bulmakta zorlandığı anlaşılıyor.

Cumhuriyetin ilk döneminde öngörülen sekülerleşme politikalarına verilen radikal destek, hiç bir dinsel talepte bulunmamak şeklinde tezahür etti. Bu esnada Aleviler kendi din adamlarını, hatta geleneklerini bir sonraki kuşağa aktaracak hiçbir eğitim kurumunu koruyamadılar. Bu durum tabii ki Aleviler için son derece trajiktir. Bugün “Alevileri temsil” iddiasıyla konuşanların önemli bir kısmının Aleviliği, yaşayan bir gelenekten devralmamış olması, Alevi gerçekliğinin en önemli boyutunu oluşturuyor. Bunların her biri kendine ait neden ve saiklerle, yer yer yaratıcı bir zekâ ve kişilik tarzıyla, yeni bir Alevilik icad ediyor. Üstelik her biri bütün Alevilik adına konuşmaya kalkınca sorun iyice çetrefilleşiyor. Rıza Zelyut”un yazısı Alevilerin bu temsil sorununa ışık tutan bir yazı olarak çok önemli.

Tabii ki toplumsal dinamikler her gün yepyeni sorunlar, talepler ve gerçekler ortaya çıkarabilir. “Benim ülkemde dün yoktu böyle şeyler” deyip ortaya çıkan yeni talepleri boğmaya çalışmanın âlemi yok. Dinler ve mezhepler de kendi içlerinde dinamiktirler ve cemaat mensuplarının ihtiyaçları ve talepleri zamanla farklılaşabilir. Ancak cemevlerinin statüsü Atatürk”ün imzasını taşıyan Tekke ve Zaviyeler Kanunu”nca camiye denk bir ibadethane gibi değil, bir Rufai, Nakşibendi veya Kadiri tekkesinin mukabili bir mekan olarak çizilmiştir. Osmanlı”da bütün bu mekânlar, Meclis-i Meşayihçe tanınan ve düzenlenen tarikat veya cemaatlerin yine statüsü resmen tanınan mekânlarıydı. Bu mekânların ibadethane sayılıp sayılmaması mevzu bahis bile değildi. Sonuçta o dönemde Bektaşilerin tekkeleri de Alevilerin cemevleri de caminin alternatifi değil, caminin yanı sıra faaliyet gösteren kurumlardı.

Bugün bütün bu tarikatların kendi tarikat ayinlerini yürüttükleri özel mekânları resmen olmazsa bile “fiilen” bulunuyor. Tekke ve Zaviyeler Kanunu dini hayatın çoğunu düzenleme noktasında fiilen geçersiz hale gelmiştir. Bu arada cemevleri diğerlerine nazaran faaliyetlerini çok daha açık yürütebilmektedirler. Hâlen hiçbir yere “Nakşibendi Dergahı” veya “Rufai Tekkesi” tabelası asılamadığı halde cemevlerinin, yasaya aykırı olarak kendi tabelalarıyla faaliyet göstermelerine karışılmamaktadır.

Bugünkü yasal durum baz alındığında, hem cemevlerine talep edilen statü hem de Alevilerin yanlış bir adres olarak Diyanet nezdinde talep ettikleri haklar, tek başına Alevileri değil diğer bütün tarikatları da ilgilendirmektedir. Kazanacakları her hak diğerlerine de yarayacaktır. Diğerlerine nazaran bir imtiyaz talep etmek…

Ama işe de buradan başlamak lazımdır. Herkes gibi Aleviler de gerçekten neyi istediklerine karar vermelidirler.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: