Prof. Dr. Yasin AKTAY

Fitne olarak siyaset ve başörtülü aday meselesi

Bugünlerde Etyen Mahçupyan”ın İslami kesimin entelektüelleri üzerine yazdığı çok önemli yazıları henüz beklediğim tartışmaları başlatmış değil ama bana göre, tabii ki kendimi de aralarında saydığım, bu kesim için paha biçilmez bir ayna tutuyor. Arka arkaya beş yazının hülasasını son yazısında “İslami kesimin aydınlarının henüz kendi zihniyetleri ve cemaatleriyle bir yüzleşme yaşamadıkları, hatta bundan kaçındıkları” şeklinde koyuyor Mahçupyan.

Ona göre “İslami kesim son döneme kadar laik intelijentsiyanın kuşatması altındaydı. Eleştiri de bu nedenle bir yandan Batı”ya ve modernliğe, diğer yandan da Kemalizm”e ve laikliğe yöneldi… Bugün o noktanın geçildiğini söyleyebiliriz… Ne var ki cemaatçiliğin İslami aydınlar üzerindeki daraltıcı etkisi devam ediyor. Bu aydınlar birbirlerinin düşüncelerini sadece karşılıklı övgü vesilesi olarak kullanıyorlar. Anlaşamadıkları, onları ayıran noktalar hakkında ise pek az şey okuyabiliyoruz. Dolayısıyla konuların olgunlaşma ihtimalinin önüne set çekilmiş olurken İslami cemaatin özeleştiriyi ima eden demokrat zihniyetten hâlâ epeyce uzakta olduğunu da anlıyoruz.”

Bu eleştirilere katılmamak mümkün değil. Öncelikle belirtmem gerekir ki, benzer bir eleştiriyi Türkiye”de başta İslami kesim olmak üzere diğer kesimleri de kuşatan bir zihniyetin etkisinde olma tespitiyle çok daha önce bir yazımda yapmıştım. Bugünlerde Ali Bulaç”ın başörtülü kadınlara yönelik eleştirilerinde kullandığı dil (bir sonraki yazısında bu dili biraz yumuşattıysa da) İslami kesimi baştan aşağıya hiyerarşik bir yolla tanzim edilmiş yekpare bir cemaat olarak varsayıyor. Bu yapı içerisinde siyasalın ortaya çıkmasına izin verebilecek hiçbir boşluk bırakılmamıştır. Çünkü toplum mükemmel bir organik bünye olarak işlemektedir ve bu anlayış içerisinde herhangi bir siyasallık istenci ancak bir fitne olarak karşılanacaktır.

“Türk siyasetini yıllarca tek toplum, tek devlet, tek millet, tek halk, tek eğitim, tek din, tek mezhep ideali altında birleştiren, her türlü toplumsal farklılığı bir fitne olarak lanetleyerek etkisi altına alan siyasal kalıplar, bir tür arke-politiğin izlerini bütün bir topluma sindirmiştir. Arke-politik düzeyde, yani siyasetin en temel düzeyinde, eleştiri bir fitne olarak algılanır. Bireyin veya genel bütünlük içindeki grupların kendi çıkarlarını gözeterek bütünle karşı karşıya gelmeleri, bölünmez bütünlüğü bozucu bir fitnedir. Toplumun huzuru kavramı bu düzeyde çok önemlidir.

Siyasetin temel düzeyi, bu siyasetin her bakımdan ilkel bir toplumda uygulandığı anlamına gelmiyor. Aksine toplum ne kadar büyürse büyüsün, siyasal arayışların bu tür bir homojen, bölünmez bütünlük içindeki bir toplum tasavvurunu tehdit edici olarak karşılanması, siyasetin baskılandığı, en azından siyasete herkesin girmesinin önlendiği, siyasetin sadece egemen olanlarca yürütüldüğü, buna karşılık cemaatin bütün halk kademelerine itaatin düştüğü bir toplum düzenini öngörür.

Böylesi bir toplum pekâlâ ileri derecede modern bir toplumda da bulunabilir. Nitekim Türkiye Cumhuriyetinin şekillenmesindeki ideolojik veya teorik katkıları çok iyi bilinen Ziya Gökalp”in Durkheimci sosyolojiden esinlenen organik toplum tasavvuru ile toplumsal aktörler için tasarladığı roller, siyasalın arke-politik düzeyde baskılanmasını gerektiriyordu. “Sen, ben yok ”biz” varız!” diyen yaklaşım, toplum içindeki farklı talepler, farklı hayaller, farklı çıkarlar gerçeğini göz ardı eder. Cumhuriyetin dayandığı ulus, sınıfsız, imtiyazsız, farksız, hatta neredeyse cinsiyetsiz toplum tasavvuru, toplumun gerçek doğası hakkındaki herhangi bir düşüncenin üretilmesini engellerken işlevi itibariyle cemaatten farksız, sabitelerle belirlenmiş metafizik bir toplum tasavvuruna dayanır. Üstelik garip bir biçimde, siyasallığın bu arke-politik düzeydeki inkârı konusunda Türkiye”deki hiçbir siyasi düşünce geleneğinin diğerine nazaran farklı bir durum ortaya koymaması ilginçtir. Kemalist”inden Sosyalistine, milliyetçisinden İslamcısına kadar hemen bütün cemaat yapılarında siyasalın bu tarz bir inkârı yaygın ve ortak bir yaklaşım olagelmiştir. Cemaatin üst yararları cemaat içindeki tikel yararların ortaya çıkmasına engeldir. Zaten bir fark ortaya koymaya çalışan fitneyi uyandırmaktadır, kendine ait ayrı bir çıkarı dillendiren kendine oynamakta, bencillik yapmakta ve cemaatin âlî menfaatlerine kendi çıkarlarını tercih etmek suretiyle değerden düşmektedir.

Cemaat içinde siyasallığın askıya alınmasının birçok gerekçesi arasında özellikle cemaatlerin kendilerini kayıtlı gördükleri belli misyonların zamanı, takvimi ve yol haritasının tahayyülü vardır. Muhtemelen ileriki bir zamanda herkesin hakkı, payı, hissesinin fazlasıyla verileceği, üstelik kimsenin sormasına gerek olmadan verileceği bir dönem olacaktır. Ancak o yer bu yer, o zaman şimdi değildir. İçinden geçilen kritik zamanlarda, birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyulan bu zamanlarda kim ki sesini çıkarıyor, o haindir, fitnenin kaynağıdır.”

Bir eski yazımdan* uzunca bir alıntıyla yazımı doldurduğum için özür dilerim. Ancak burada söylemek istediklerime bir zemin için daha iyi bir söz bulamadım. Başörtülü kadınların Meclise girmeleri en doğal haklarıdır, hatta haktan öte belki de bir şiara dair sorumluluğun taşınması konusudur. Öyle olmasa bile, bunun mücadelesini vermeleri sağlıklı bir siyasallığın işleyişinin bir sonucudur. Bu talepleri üst-cemaatçi bir söylemle bastırmaya çalışmanın neye karşılık geldiğini bu satırlar ışığında anlamlandırabiliriz.

Başörtüsü yasakçılığını tipik bir İslamophobia davranışı olarak mahkum etme imkanı varken onu hâlâ bir kader olarak kabullenmeyi ima edecek her türlü tavırdan kaçınmak gerekiyor. Hatta mümkünse hakkı apaçık bir zulümle gasp edilen Merve Kavakçı”dan özür dilenerek onun Meclis”e davet edilmesiyle başlanması toplumsal restorasyonumuz için mükemmel bir fırsat olurdu.

Bu özel sorun bağlamında kalınarak Mahçupyan”ın anlattıklarının hakkını vermek tabii ki mümkün değil. Eleştirisinin önünü kapatmadan isabetli olmayan veya başka türlü açıklanabilecek yanlarına da değinilebilir, belki sonra, ama her halükarda eleştiride makul, bilgece ve yüksek bir anlayış seviyesi olarak selamlamak istiyorum.

*Türk Siyasi Düşüncesinde Kayıp Halka: Siyasal, Divan Dergisi, sayı 19, 2005 (Bu yazı daha sonra Türk Sosyolojisinin Tarihine Eleştirel bir Katkı isimli kitabımda da yer aldı, 2010, Küre Yayınları)

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: