Prof. Dr. Yasin AKTAY

Filozoflar dünyayı nasıl değiştirir?

3. Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi (ATCOSS) ile ilgili son yazımı bir soruyla bitirmiştim. Yaşadığımız dünyanın değişiminde sosyal bilimcilerin rolüne dair olmak üzere “yoksa filozofların veya sosyal bilimcilerin dünyayı hala sadece yorumlamakla uğraşmalarını mı beklemeliyiz?”

Soru aslında cevabıyla birlikte bundan 160 yıl kadar önce Marx tarafından ifade edilmişti. Feuerbach üzerine tezlerinin 11.sinde Marx “filozofların şimdiye kadar dünyayı yorumlamakla uğraştıklarını, oysa aslolanın onu değiştirmek olduğunu” söylemişti. Marx”ın sosyal bilimcilere yakıştırdığı bu “dünyayı değiştirme rolü” bir çok sosyal bilimci için, ki aralarında marksistler de vardı, hep kafa karıştırıcı olmuştur. Marksistler için kafa karıştırıcı olmasının bir sebebi zaten sosyalizmi, devrimi, değişimi bir kader olarak, dünyanın gidişatının doğal bir sonucu olarak gören bilimselci yaklaşımlarına karşılık filozoflara bu süreçte bir rol biçilmesinin kendiliğinden tuhaflığıydı.

Zaten herşey olacağına varacaksa, zaten devrim mukadder ise filozoflardan bir şey beklemenin anlamı ne idi?

İkincisi, değişim sürecinde filozoflara böylesi bir rol atfetmek, filozofça müdahalelerle dünyanın değişebileceğine inanmak saf sosyalist düşünce içinde bir parantez açmak anlamına mı geliyordu? Üçüncüsü kapitalist dünyada değişimin en önemli aktörü olan proleteryanın yanısıra filozoflara da bir tür belirleyici aktörlük rolü mü veriliyordu?

Son olarak yorumlamanın dünyayı değiştirme gücünün bu şekilde inkarı da, başlıbaşına bir problem. Bugün dünyanın inşası sürecinde yorumun ne kadar etkili ve belirleyici olduğu çok daha fazla kabul gören bir gerçeklik.

Tabi koca bir Marksizm tarihinin bu tartışmalarla, yapı ve özne tartışmaları arasında ne kadar çeşitlenmiş olduğunu gözardı etmeden bu aforizmanın yorumlarının şu basit soruyla da yüzleşme fırsatı sağlamış olduğunu da hatırlamakta fayda var. Sosyal bilimci etrafında yaşanan gerçeklerin, kendi toplumunda olup bitenlerin karşısında bîtaraf bir müşahit gibi gözlemini ve kaydının yapmakla mı yetinir? Yoksa, sosyal bilimcinin yüklenmesi gereken bir sorumluluk var mıdır?

Bilim ve toplumsal sorumluluk arasındaki ilişki veya gerilim de bu yıl içinde ATCOSS”un çalışmalarına yön veren önemli unsurlardan biriydi.

Bugün İslam dünyasında yaşanmakta olan köklü sorunlar karşısında Müslüman sosyal bilimcisi olup bitenlerin tarafsız bir fotoğrafını çekmekle mi yetinmeli yoksa fotoğrafını çektiği gerçekliğin daha iyi olması için müdahil olmalı mıdır?

Yapısalcı Marksistlerden Louis Althusser, Marx”ın 11. Tez olarak bilinen bu aforizmasının asıl Marx”tan bir epistemolojik sapma veya kopuşu temsil ettiğini söylüyordu. Çünkü ona göre Marx bu ifadesiyle bütün ideolojilerin ortak bir yönü olan “insanı toplumsal yapı ve süreçlerin faili-öznesi olarak kurma” hatasına düşüyordu. Oysa insanın özne olduğu düşüncesi başlıbaşına bir yanılsama, ideolojileri var kılan bir büyük yanılsama.

Özneyi yok sayan bu bilimselci-kaderci yaklaşımı Marksizme daha fazla yakıştıran Fransız felsefeci Althusser”e en anlamlı cevap yine bir Marksist olan Cezayirli filozof Abdullah Laroui”den gelir. Laroui, mealen “biz doğulu toplumlara lazım olan Marx”ın tam da insanı bir özne olarak varsayan, onun değişime ve değiştirmeye muktedir olduğunu düşünen Marx” olduğunu söyler. Aksi takdirde Althusser gibi Marksistlerin telkin ettiği özne-karşıtlığından doğulu toplumların yıllarca muzdarip olduğu kaderci bir politik teolojiden başka bir şey sadır olmaz.

Oysa bu tam da bizim aşmamız gereken teolojidir. Bu tarz bir Marksizm”in İslam toplumlarında geçmişte Eşariliğin oynadığına benzer bir iktidar ve statüko teolojisine dönüşmesi işten bile değildir. Marksistlerin veya solcuların hem Arap ülkelerinde hem de Türkiye”de solun Kemalizmle veya mevcut iktidar ideolojileriyle kolay eklemlenen pratikleri ile bu politik teoloji arasında bir ilişkinin olmadığını kim iddia edebilir?

Kuşkusuz bu konudaki tartışmalar ne şekilde olursa olsun, bugün bizim kendi gerçekliğimize karşı bir lakaytlık içinde davranmamız sözkonusu olamaz. Bizim salt bilimselci bir yaklaşımla hareket etmek gibi bir lüksümüz yok.

ATCOSS”ta bu yıl seçilen ana konu da Arap Baharı Sürecinde Devlet, Toplum ve Adalet oldu. Doğrudan pratik bir sorun. Baharlarını yaşamakta olan Arap ve Türk toplumlarının önünde sosyal bilimcilerin yardımlarınıalabilecekleri en önemli konular. Devrimlerin yaşanmış olması büyük bir olay. Ancak bu devrimlerden sonra en acil sorun ortaya çıkıyor, nasıl bir devlet? nasıl bir toplum?

Kitleler yeni yönetimlerden doğal olarak daha başarılı, daha verimli ve daha önemlisi daha adil bir yönetim ister. Çünkü bütün ayaklanmaların en önemli motivasyonu adaletsizliklere karşı duyulan öfke olmuştur. Kötü yönetim, ehil olmayanlara emanetin tevdi edilmesi bir adaletsizliktir. Gerçi diktatörler hiç bir zaman halktan bir emanet almış değiller, o emaneti onlar halka hiç bir zaman sormadan el koydular. Zira Adalet, bütün toplumsal hareketlerin en önemli talebidir.

Aslında devrim sonrası Arap ülkelerinde kurulan bir çok partinin isminde “adalet” kavramının bulunması hiç de tesadüf değildir. Çünkü devrimler zaten insanların daha adil bir dünya taleplerinden yola çıkar.

Baharlarını yaşayan İslam ülkeleri bir yandan kendi içlerinde daha iyi, verimli, adil yönetim ve toplum ararken bir yandan hiç de adil olmayan uluslararası düzen ve zihniyeti de görmek, anlamak ve sorgulamak durumunda. Bu adaletsizliğe de bir dur demek gerekiyor. Bütün bu konular ATCOSS”da devlet, toplum ve adalet başlığı altında ele alınan konulardan sadece bir kaçı idi. Bu konular etrafında oluşturulacak güçlü bir farkındalık ve söylemin, İslam dünyası için güçlü bir düşünce iklimi ve havuzu oluşturması en büyük temennimiz.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: