Prof. Dr. Yasin AKTAY

Erdoğan düşmanlığıyla enseyi karartanlar

Ankara ve İstanbul’da arka arkaya patlayan bombaların her biri bütün toplumda, akıllarda, izanlarda ve vicdanlarda da derin sarsıntılara yol açıyor. Patlayan her boma sadece masum insanların hayatına mal olmuyor, insanların hakikat algısına da, temel insani değerlere inançta da büyük sarsıntılara, aşınmalara yol açıyor.

Daha önce de dikkat çekmiştik (zaten epey dikkat çekici bir fark) Fransa’da terör saldırıları gerçekleştiğinde, bu saldırılar beklenen sarsıntıları sadece meydanda yaptı ama bu sarsıntı Fransa toplumunda, devletiyle milletiyle, bu arada uluslararası toplumla da önemli bir toparlanmaya vesile oldu. DEAŞ Paris’te saldırınca herkes DEAŞ’a karşı ve DEAŞ’ın hedef aldığı değerlerin savunmasında birleşti. Bizde ise DEAŞ saldırınca birilerinin aklına DEAŞ’a tepki göstermek yerine hemen DEAŞ’ın hedefine, yani hükümete, Recep Tayyip Erdoğan’a vurmaya başlıyorlar.

Bombalama eylemi büyük bir gizlilik içinde organize ediliyor. Bombalama eyleminin failleri geçtikleri yollarda izlerini silmek veya yanlış yöne yönlendirmek üzere epey çalışmış oluyor ve hedef saptırabiliyorlar. Oysa kendi eylemlerinden sonra onlara yardıma koşan kalem ve konum sahipleri gizlenme ihtiyacı bile hissetmiyor. Bütün imkanlarıyla, duygularıyla hareket geçip terör eyleminin parça tesirini artırmak üzere seferber oluyorlar.

Eylemi DEAŞ’ın, PKK’nın veya DHKP-C’nin yapmış veya üstlenmiş olmasının hiç bir önemi yok. Her halükarda suçlu AK Parti’dir, bütün bunlar zaten Erdoğan yüzünden olmaktadır.

Arka arkaya gerçekleşen eylemler ve bu eylemlere hemen otomatik olarak harekete geçip katılan söylemlere bakıldığında, aslında Gezi hadisesiyle başlayan Erdoğan karşıtı kampanyanın yeni bir dalgasıyla karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Gezi hadisesinde devrede olan ittifakın aynısı bugün yine devrede ve hepsinin asıl büyük derdi Erdoğan. Öyle çok kademeli şifreleri yok bu ittifakın. Hepsi de aleni bir biçimde üzerine düşeni en etkili bir biçimde yapmaya çalışıyor, utanmadan, arlanmadan.

Türkiye’nin son 14 yıllık büyümesinin, kalkınmasının, bağımsızlaşmasının ve kendi varlık iradesine sahip çıkışının birilerine ne kadar rahatsız ettiği belli ki sır değil. Gezi hadisesi Türkiye’nin 3. Boğaz Köprüsü, 3. Havalimanı ve Kanal İstanbul projelerinin duyurulduğu, IMF’ye borcumuzun sıfırlandığı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en düşük faiz seviyesinin yakalandığı tarihten sadece bir hafta sonra başladı. Bütün bu devrim niteliğindeki adımların sahibi ve bu iradenin somutlaştığı isim olarak Erdoğan’ın o günden itibaren bütün saldırıların hedefi olması elbette tesadüf değil.

Gezi Erdoğan’ın şahsında Türkiye’nin yükselişine karşı bir darbe girişimiydi. Erdoğan durdurulsa zaten Türkiye’nin yürüyüşünün de durdurulacağı hesaplanıyordu. O yüzden sadece Erdoğan’ın şahsına çalışıldı, onun itibarı aşındırılmaya çalışıldı. “Otoriter” lider imgesi bilhassa paralelin medyasında epey zamandır başlamış olan üretimine bu saatten itibaren büyük bir hız verildi.

Paralelciler Gezi hadisesinde sokakta yok gibi görünüyorlardı ama bir büyük operasyon olarak Gezi’nin kumanda odasında en etkili rollerini oynadıkları belliydi. 17-25 Aralık’ta alenen ve doğrudan Erdoğan’ı hedef alan yargı-polis-medya işbirliğiyle kotarılan darbe teşebbüsünde de, bu sefer farklı roller üstlenmiş olsalar da koalisyon aynı aktörlerden oluştu.

Son terör hadiseleri bir darbe teşebbüsü için yeterince büyük bir dalga boyu oluşturdu. Bu dalgaya bakıldığında da yine aynı aktörlerin Gezi hadisesinden beri değişmeyen hedefinde Erdoğan’ın yer aldığı görülüyor.

Birilerini PKK’nın da bu işin içinde, paralellerle ve ulusalcılarla birlikte olması şaşırtıyor, ama daha ötesini de görmeleri gerekiyor şaşıranların. Erdoğan’ı yıkmaya, teslim almaya azmetmiş bu darbeci güruhun bir kolu paralelcilerse, bir başka kolu da PKK ama bir başka kolu da DEAŞ. Bunların hepsi aynı safta ve aynı hedefi vurmaya çalışıyor.

Tam böyle bir ortamda KCK’nın eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “hedefim Erdoğan’ı devirmek” deyişi, bütün bu saldırıların nasıl bir koordinasyon içinde olduğunu ve kimlerin enseyi ne kadar karartmış olduğunu gösteriyor.

Aslında bu kadar açık oynamak istemezlerdi. Gezi’de Erdoğan halledilmiş olsaydı, belki Paralelciler kendilerini deşifre edip ortaya çıkmazlardı. 17 Aralık’ta iş halledilmiş olsaydı belki PKK da bu şer ittifakının bir üyesi olarak kendini ele vermezdi. Herhangi biri bu işi tek başına kotarmış olsaydı diğer hainler kendilerini ortaya koymaz, böylece halka kendilerine biçilen role uygun olarak takındıkları maskeleri taşıyarak yaşamaya devam edeceklerdi. Oysa şimdi herkesin maskesi Erdoğan’a karşı kararttıkları enseleriyle düşmüş durumda. Sadece bu noktada bile Erdoğan’a neler borçlu olduğumuzu tasavvur edebiliyor musunuz?

Bu ittifakın yoğun ve ince işçiliğinin peşine takılan uluslararası medya bile teröre maruz kalan Türkiye’ye karşı bir taziyeden önce hemen Erdoğan’ı suçlayan bir söylemle harekete geçebiliyor.

Bütün bu kampanyanın söylediği şeyin özetini Cemil Bayık’ın talebi ve mezkur gazetelerin manşetleri ele veriyor. Hepsinin mealen söylediği şey şu: “Erdoğan’ı verin, kurtulun!” veya “Erdoğan’ı verin, Türkiye’yi alın”

Oysa Erdoğan’ı alınca Türkiye’yi teslim almış olacaklar, ve onca yılın tarihsel deneyimini bugün hafızasında canlandırmış bu halkın şu anda en iyi bildiği gerçek bu.

Erdoğan bu milletin kendisidir. Erdoğan’la birlikte bu millet uyanmış, yükselişe geçmiş, onunla birlikte kendini yeniden bulmuştur.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: