Prof. Dr. Yasin AKTAY

En son ne zaman aynaya baktınız?

Toplumsal hayatımızda karşılaştığımız, bizi kendimizle, tarihimizle, kimliğimizle, ortak kabullerimizle yüzleşmeye zorlayan bazı tarihi vesileler vardır. Sonuçta toplumlar benimsedikleri ortak kabulleri vahiyle almazlar. Bizzat kendi yaşadıkları, kendi başlarından bu dünyada geçen şeylere verdikleri tepkilerle şekillendirirler onları.

Bu vesileler tabi ki vahiy yoluyla gelmez bir topluma ama vesilelerin oluşma biçimi bazen ilahi bir uyarı gibi, bazen de ilahi bir inayet gibi akıl dolu olur. Yani siz isteseniz bu kadar denk getiremezsiniz. Hakikaten derin bir akıl varmış gibi hissedersiniz tarihin o ince seyrinde. Hani tabiatın her ayrıntısında nasıl apaçık bir akıl çalışıyorsa, insanların cahilce, salakça yaptıkları bütün işleri, ardı sıra temizleyen, tortulaşmış, yoz birikimleri sonunda sil baştan yapıp yeni bir başlangıca imkân tanıyan vesileleri davet eden bir tarihsel akıl da vardır (sosyologlara toplumun doğaya benzer bir düzenlilik içinde olduğunu düşündürten de bu akıl değil midir?). Bu vesileler acıdır ama, çoğu kez son derece trajik hallerde vuku bulabiliyor. Savaşlar, cinayetler, soykırımlar, afetler, ihanetler aynı zamanda insanlığın yeniden formatlandığı, kendini bulduğu tecrübelerdir.

Bu trajediler hayatın anlamını biraz daha derinleştirir, belli bir rutine kapılmış ve hayatın anlamını felç eden tortular oluşturmuş bünyeyi hareketlendirip yeniden hayat verebilir. Musibetler tabii ki istenmez, ama bir musibet bin nasihatten evladır. Aklın artık nasihat tutmayacak kadar donup kaldığı, kendini yeterli gördüğü, müstağnileştiği durumda, onu bir musibetin telkin ettiği küçük bir nasihat çözebiliyor.

Bu açıdan bir nasihati nasıl bir musibetin verdiği çok önemli değil. Başımıza gelen büyük bir musibet olmayabilir. O taktirde bunun nasıl bir nasihat içerdiği konusunda hâlâ gökten bir vahy beklemekte ısrar ederiz. Oysa küçük musibetler çok daha büyük musibetlerin habercisidir. Olup bitenlerden bize nasıl bir hisse düştüğünü anlamak için bazı melekelerimizin açık tutulmasından başka bir tedbir yok.

Olup bitenlerden payımıza düşen ders hisselerini hiç açmadan başkalarına havale etmekte, ne yazık ki, ustayız. Elle gelen düğün bayram. Sorumluluk isteyen bir iş yeter ki isme gelmiş olmasın, asla sahip çıkan olmaz. Bir süre sonra bazı konuların gündemde yer tutmaya devam ediyor olması bile bir rahatsızlık kaynağı haline gelmeye başlıyor. Hiçbir ders almadan, vesileyi hayra çevirmeye çalışma olgunluğu göstermeden konuyu kapatıveriyoruz.

Daha önce Susurluk, derin devlet, Danıştay cinayeti, şimdilerde Hrant Dink cinayeti vesilesiyle yürütülen tartışmaların toplumda nasıl bir bıkkınlık yaratıyor olduğunu fark etmiyor musunuz? Doğrusu Türkiye”de millet olmanın anlamı, toplum olmanın anlamı üzerine son derece ufuklu tartışmalar yürütülüyor, ama halkımız bu tartışmaları bir süre izledikten sonra ilginç bir kayıtsızlıkla karşılamaya giderek bıkkınlığını ifade etmeye başlıyor. Bu bıkkınlık tam aksi bir tepkiyi harekete geçiriyor ve giderek cinayetin haklılaştırıldığı, hatta “tebrik edildiği” marazi tepki dalgalarına yol açıyor.

Konunun gereğinden fazla uzatılması, hem ülke içinde hem ülke dışında Türkiye”nin imajına zarar verdiği mütalaasıyla hükümetçe hoş karşılanmıyor. Muhalefet ise zaten bu tür olayları daha derin bir muhasebe için bir vesile sayma anlayışından çok uzak bir ucuz parsa arayışının içinde. Daha önce de birçok vesileyle bunu görüyorduk, ama Dink cinayeti özellikle millet bilincimizin son derece dağınık bir durumda olduğunu gösterdi. Türkiye”de millet kavramı bir ırk esasına mı dayanıyor, bir din esasına mı dayanıyor yoksa bir vatandaşlık konseptine mi dayanıyor belli değil. Bu konuda esaslı bir tartışmaya şiddetle ihtiyacımız var, ama toplumsal tahammül kültürümüz, olabilecek en iyi vesileyle bile olsa bir tartışmayı fazla uzatmaya imkân tanımıyor. Bir noktadan sonra topluma çöken bıkkınlık tartışmayı ve tartışmacıları mahkûm etmeye yöneliyor.

“Bırak dağınık kalsın” aymazlığı belki de en büyük sorunlardan biri haline geliyor. Aslında lümpenleşme denilen tipolojinin bir kalıp davranışı da budur. Tepkilerini ilk anda ve en uç noktalarda verebilme, ama hiçbir konuda iki adım sebat edememe hali. Bu halden her zaman geçici heveslerle her türlü uç davranış sadır olabilir. İki adım sonra yapılanın hiçbir sorumlusu bulunmaz. Çünkü bizzat yapanlar başka bir tutuma, çoktan yelken açmışlardır bile. Lümpenleşme bugün ulusalcılıkta takılıyor olabilir, ama onun aslında bir durağı yoktur, gün gelir sosyalistliğe de, Kemalizme de, İslamcılığa da, musallat olabilir.

Sahi, bu olaylardan almamız gereken ders neydi?

Bu dağınıklığa bakılırsa, en son ne zaman aynaya baktık?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: