Prof. Dr. Yasin AKTAY

En az gelişmiş ülkeler ve Türkiye

Türkiye bu hafta çok önemli iki toplantıya ev sahipliği yapıyor. İlki hafta başında İstanbul’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Dünya İnsani Zirvesi’ydi. İkincisi ise Cuma günü Antalya’da başlayan En Az Gelişmiş Ülkelere yönelik İstanbul Eylem Programı’nın Ara Dönem Gözden Geçirme Konferansı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu toplantının açılışını gerçekleştirdi. Parlamenterlerin istişarelerde bulunacağı oturumlarla bu önemli toplantı devam ediyor.

Gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki makasın her geçen gün açılması sürdürülebilir barış ve istikrarın temin edilmesinin önündeki en büyük engel. Küreselleşmenin çok tartışılan boyutunu da aslında bu eşitsiz artı değer aktarımlarının oluşturduğu söylenebilir. 1990’lı yılların başında küreselleşme söylemi Az Gelişmiş ülkelerde de uzmanlaşmanın ve işbirliğinin gelişmesi ile refah artışının gerçekleşeceğini vaad ediyordu. Ancak çok geçmeden, 1990’lı yılların sonunda bu vaadin gerçekleşmediği, hatta çevreden merkeze artı değer aktarımının önceki döneme göre arttığı görüldü. Makasın açılması terörizm, marjinalleşme gibi sürdürülebilir barış ve istikrarı tehdit eden meseleleri beraberinde getirdi.

Dünyanın bir bölümünde refah seviyesi oldukça yüksekken bir başka bölümünde açlıktan, temiz su kaynaklarına ulaşamamaktan ya da artık önlenmesi oldukça basit bir takım salgın hastalıklardan insanlar hayatlarını kaybediyor. Bugün gelişmiş ekonomilerin, özellikle G-8 ve G-20 ülkelerinin özellikle üzerinde durmaları gereken husus budur.

900 milyon insanın yılda ortalama 800 Dolarlık bir gelire sahip olması sadece hepimizin yüreğini burkan bir eşitsizlik değil aynı zamanda küresel barış ve dünya ekonomisinin sürdürülebilir büyümesi bakımından da bir tehdittir.

Bugün dünya genelinde 60 milyon yerinden edilmiş sığınmacıdan bahsediyoruz. Bu rakam ikinci dünya savaşından bu yana ortaya çıkan en büyük sayıdır ve bu nedenle küresel ölçekte bir mülteci krizi söz konusu.

Türkiye’de sadece Suriye’den gelen sığınmacıların sayısı 2.7 milyonu aştı.

Gelişmiş ülkelerin özellikle zararlı gazların salınımı konusunda ayak diremeleri neticesinde ortaya çıkan iklim farklılaşmaları, atmosferin kirlenmesi En Az Gelişmiş Ülkelerde çok daha ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Bu ülkelerdeki insanların daha iyi bir gelecek hayaliyle Gelişmiş Ülkelere doğru kitlesel hareketlerinden rahatsızlık duyan gelişmiş dünyanın meseleyi tek yanlı değerlendiremeyeceğinin en açık göstergesidir.

Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da Türkiye’nin ev sahipliğinde tarihte ilk kez gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Dünya İnsanî Zirvesi de bu noktada atılmış önemli bir adımdır. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bu zirvede verdiği mesajlar Türkiye’nin meseleye yaklaşımımızı net bir biçimde ortaya koymaktadır.

İnsanların ve insanlığın haysiyetini ve onurunu korumak, tüm insanların güvenliklerini sağlamak, geleceğe daha umutlu bakmalarını temin etmek tüm devletlerin, hepimizin ortak görevidir. Dahası ahlâkî sorumluluğudur.

Dünya güçlünün değil zayıfın yanında bir adalet anlayışı esas alınarak bir yeniden inşa, düzenlenme arayışı içerisindedir. Biz Türkiye olarak bu can yakıcı hakikati çok yakından tecrübe ediyoruz. Bir yanımızda bir refah adası inşa etmiş bir Avrupa varken öbür tarafımızda 5 yılı aşkın bir süredir zalim bir diktatör tarafından katledilen insanlar var.

İnsanlık onuru Suriye’de ayaklar altına alınırken inşa ettiğiniz refah adasının etrafındaki tel örgüleri, dikenli telleri daha da yükselterek bu refah adasını koruyabileceğinizi düşünmeniz ahlâkî de değildir, insanî de değildir.

İnsanlık onurunu korumak için hepimize ama başlangıçta dünya gayri safi hasılasının büyük bölümünü üreten ülkelere büyük görevler ve sorumluluklar düşmektedir.

Bugün yaklaşık 210 milyon insanın bir gün içerisinde temel gıda maddelerine hiçbir şekilde ulaşamadan günü tamamladığı tahmin ediliyor. Böyle bir ortamda sürdürülebilir barış ve istikrarın temin edilmesi hayalden başka bir şey değildir. Yeni küresel tehditler konusunda mangalda kül bırakmayan gelişmiş ülkelerin 210 milyon insanın yatağa aç girmesinden hiçbir rahatsızlık duymaması, bu sefaletin Avrupa’ya taşınmaması için önlemleri arttırması olayın insanî boyutunun bir tarafını net bir biçimde ortaya koymaktadır.

Bu insanlık trajedisinin diğer tarafında da Türkiye bulunmakta. Bugün Esad zulmünden kaçan milyonlarca Suriyeliyi misafir etmesinin yanı sıra Az Gelişmiş Ülkelerin kalkınma sorunlarının çözümü için de ciddi çaba sarfeden, kaynak yaratan bir Türkiye söz konusu. Türkiye En Az Gelişmiş Ülkelere yılda 200 milyon dolarlık bir destek sözü vermiş; bu destek sözünün de üstüne çıkarak 300 milyon dolarlık bir kaynağı En Az Gelişmiş Ülkelerin gelişimi için aktarmış.

Türkiye’nin resmi kalkınma yardımları 2010 yılında 1 milyar dolar civarındayken şimdi 3,9 milyar dolar düzeyine ulaşmış. Bu rakam Türkiye’nin milli gelirinin binde 54’üne denk gelmektedir ki bu kıstasta Türkiye En Az Gelişmiş Ülkelere destekte en önlerdedir.

Bu istatistikler bir gerçeği net bir biçimde bir kez daha ortaya koyuyor. Erdoğan liderliğinde Türkiye sadece Türkiye halkının değil bütün mazlum milletlerin, aç insanların da umudu olmuş durumda.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: