Prof. Dr. Yasin AKTAY

Dünya sisteminin “ana muhalefeti” olarak İslam dünyası

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul’daki toplantısı, öyle görünüyor ki, Teşkilatın tarihinde, onu bir göstermelik kurum olmaktan çıkarıp etkin kılacak önemli bir dönüm noktasını oluşturacak gibi. Teşkilatın tarihinde ilk defa dünya meselelerine bu kadar cesurca itirazda bulunan, tabir caizse bugünün dünya düzeni içinde bir tür ana muhalefet görevini yüklenmesine tanık olunuyor.

Bunda kuşkusuz dönem başkanlığını Mısır’dan devralarak üstlenen Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vurduğu damga çok önemli bir rol oynadı. İlk defa bir Teşkilat toplantısında dünya sistemi bu kadar ağır bir biçimde eleştiriliyor.

Öteden beri “dünya beşten büyüktür” sözünü bütün dünyaya ezberletmiş olan Erdoğan’ın bunun altını doldurarak İİT toplantısında da tekrarlaması zaten bekleniyordu. İslam Ülkelerinin kendi konumlarının farkına varma ve bunun gereği olarak sistem içindeki haklarını talep etmek üzere harekete geçmeye çok ihtiyaçları var. Bunu şimdiye kadar yapmadılar. Sahip oldukları gücün ya farkında değiller veya bu gücü kullanma konusunda bir irade ortaya koyacak bir birliktelik kurma iradesi yok.

Erdoğan’ın Türkiye içinde sergilediği liderliği bu vasatta ve bu şekilde bir çağrıyla İslam Dünyası düzeyine taşımış olması yeni bir başlangıç olabilir.

Cumhurbaşkanı olduğunda, seçilmişliğinin de gücüyle alışıldık bir cumhurbaşkanı olmayacağını baştan beri söyleyen Erdoğan’ın İİT’nın dönemsel başkanlığında da sıradan kalmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ev sahipliği esnasında sergilediği söylemler ve tutumlar bunu çok açık bir biçimde gösterdi.

“5 ülkenin sahip olduğu veto hakkıyla adaletsizce bir yapı kurmuş olduğu günümüz dünya sisteminin adalet dağıtmasını bekleyebilir miyiz?” sorusunu gür bir sadayla sordu açılış konuşmasında Erdoğan. Dünyanın dörtte birini oluşturan İslam Dünyasını temsilen bir ülkenin bile bu daimi üyeler arasında neden bulunmadığı sorusunu İslam Dünyasını oluşturan ülkelerin liderlerine sordu.

Bu soru, son yüzyıldır her türlü haksızlığa maruz kalan, üye ülkelerin kendi aralarındaki savaşlara bile sadece ev sahipliği yapan ve savaşların bütün bedellerini üstlenen İslam Dünyasını Dünya Sistemine karşı muhalefete alenen davet çağrısıydı. BM’den sonra dünyadaki en büyük 2. uluslararası kuruluşun istenirse, sahip olduğu imkanları elbirliğiyle değerlendirebilirse, büyük bir güce dönüşebileceğine dair yüksek bir bilince çağrıydı.

Bu çağrının başta İslam Dünyası olmak üzere bütün dünyada yankılanmaması mümkün değil. Başta İslam Dünyası diyoruz ki, bu dünyanın büyük kısmı son yüzyılda ileri dünyanın ya sömürü alanıydı veya büyük ülkelerin kendi aralarındaki savaşların bile cereyan ettiği bir saha.

Bu yüzden İslam Dünyasının herhangi bir yerinde bir güvenlik sorunu oluştuğunda bile bunu çözmek için yardıma çağrılan, müdahalesi beklenen İslam Dünyasının dışından ülkeler oluyor. Büyük ihtimalle bu güvenlik sorunları büyük ölçüde onların müdahaleleriyle oluşuyor zaten. Oysa Erdoğan’ın çağrısı İslam Dünyası’nın kendi sorunlarını çözme konusunda kendi inisiyatiflerini artırmaya ve bu konuda başkalarına bağımlılıktan kurtulmaya da bir davet idi.

İİT’nın İstanbul toplantısının Erdoğan’ın çağrısında ifadesini bulan somut önerileri bir Müslüman İnterpolünün oluşturulması, bir kadın teşkilatının ve ortak Kızılay teşkilatının kurulması ile Suudi Arabistan tarafından girişimi başlatılan İslam Ordusunun desteklenmesi yeni dönemin ilan edilen ruhuyla mütenasip adımlar olacaktır.

Aslında bu noktada, İslam İşbirliği Teşkilatının tarihine dönüp bu noktaya nasıl gelmiş olduğumuza bir göz atmakta fayda var.

İki yıldır, yüzüncü yılını idrak etmekte olduğumuz I. Dünya Savaşının en önemli sonuçlarından birisi de aslında fiilen İslam Dünyası diye bir bünyenin sona erdirilmiş olmasıydı. 1918 yılı itibariyle savaştan yenik çıkan Osmanlı’nın bütün toprakları savaşın galibi ülkeler tarafından paylaşılmış ve İslam dünyası hepsi de birbirinden kopuk ve hatta birbirine hasım devletler şeklinde parçalanmıştı.

Bu olaydan sonra artık bütün dünyada yekpare bir İslam Aleminden bahsetmek neredeyse imkansız hale geldi.

“İslam Alemi” diye sosyo-kültürel bir olgu hep var olmaya devam ettiyse de bir siyasal bünye olarak İslam alemi bitmiştir.

O yüzden Müslümanların ilk Kıblesi olan Kudüs’te İsrail diye bir devlet adım adım kurulduğunda ona karşı koyabilecek bir yapı da sözkonusu olamıyordu.

İsrail projesine Filistinliler bir İslam Dünyası olarak değil, kendi topraklarını bir işgale karşı savunmaya çalışan sıradan bir halk olarak karşı koyuyorlardı. İslam Dünyasının bütünlüğünden koparak var olabilmiş Arap Devletlerinin İsrail’in oluşumuna itiraz edebilecek ne bir güçleri ne de bir niyetleri vardı.

Mısır’ın İsrail’le karşı giriştiği savaşlar da İslam Dünyası adına değil yine Mısır halkı adına girişilmişti. Oysa İsrail’e karşı savaşa gönderilen insanlar tamamen İslami motivasyonlarla Kudüs’ün bulunduğu Filistin’i Yahudilere karşı savunma adına hareket ediyorlardı.

İslam Aleminin bu ademiyeti Müslüman halklar için ciddi bir duygusal baskı oluşturuyordu.

Dünyada bütün dinlerin birer siyasi bütünlük olarak hareket etikleri bir ortamda Müslümanların bir özne olamaması hali Müslümanlarda her zaman derin bir hüznün konusu olmuştu.

Bütün dünyada Müslümanları bir ümmet olarak birleştirme arayışı Müslüman Kardeşler, Cemaati İslami gibi uluslararası sivil oluşumları doğurmuştu. İslam ülkelerinin tamamına yakınında örgütlenen bu hareketlerin uluslararası dayanışması devletlerin politikaları üzerinde de dikkate alınmak zorunda kalınan bir baskı oluşturdu.

Kuşkusuz bu yapılar kendi devletlerine baskı yapıyorlarsa da neticede İslam Dünyasının sivil oluşumlarından ibaretti. Devlet düzeyinde bir örgütlenme yoktu. Tâ ki İsrail Kudüs’ü yakmaya teşebbüs edinceye kadar…. Sonra ne mi oldu?

İşin tarihine girince yer dayanmıyor, demek ki devam edeceğiz.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: