Prof. Dr. Yasin AKTAY

Diyarbakır”dan vicdana sesleniş

Diyarbakır 2010 yılının son iki gününde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül”ü “kendi lisanınca” ağırladı. O lisanın ilk göze çarpan yanı Kürtçeliği değildi. Dahası bu lisan aslında epey zamandır görmeye aşina olmadığımız yanıyla Kürtçeden çok daha fazla “bilinmeyen bir dil” imiş.

İki gün devam eden gezinin her aşamasında şehrin gerçek anlamda, bütün farklılık ve çeşitliliğiyle bir şehir olduğu ve bütün büyük şehirler gibi çok dilli, çok sesli ve çok boyutlu olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Gül”e gösterilen sevgide hiçbir yapaylık hiçbir zorakilik yok. Bindirilmiş kıtalar yok ama yolun her aşamasında bekleşen insanlar yolu kesip Gül”e sevgi gösterilerinde bulunuyor. Üstelik bu sevgi gösterisi bir gün önce yayınlanan MGK bildirisinin şehirdeki siyasal gündemde yaratmış olduğu hoşnutsuzluktan hiç etkilenmiyor. Diyarbakır halkı ya Gül”ü bu tartışmalardaki olumsuzluklardan masum görüyor veya Gül”ü karşılayan halk için bu tartışmaların hayati bir önemi yok. Bu durumda da “başka bir Diyarbakır” gerçeğini görmüş oluyoruz.

MGK bildirisindeki dil aslında doksanlı yıllardaki devlet dilinden farksız. Hoşnutsuzluk yaratması son derece doğal, çünkü son tartışmalar bile bildiride ifade edilen böylesi bir tepkiyi hak etmiyor. “Tek millet”, “tek devlet” gibi deyimlerin içeriğine teorik olarak kimsenin itirazı yok ama bu sözler otuz yıllık bir devlet şiddeti pratiği eşliğinde kodlanmış olduğu için buradaki insanların kulağına bir başka çalınıyor. O yüzden bir bağlamda bir anlam ifade eden bu sözler bir başka bağlamda bambaşka bir anlam ifade edebiliyor. Bu da halkın siyasal hermenötik melekesinin ne kadar aktif bir biçimde çalıştığını gösteriyor.

Gül Diyarbakır”ın diğer bölge illere kıyasla ekonomik kalkınmada çok geri kaldığını örneklerle anlattı ve bunun bir nedeninin de aşırı siyasallaşma olduğunu söyledi. Siyasallık ve kimlik tabii ki önemsiz değil ve karınlarını doyurduğunuzda sorunlarının biteceğini düşünmek hem aşağılayıcı bir yaklaşım hem de durumu açıklamıyor. Ancak Diyarbakır”da herkesin tek sorunu kimlik ve kültür değil, bu tür sorunların gereğinden fazla abartıldığını düşünen ve bambaşka taleplerle örülmüş başka Diyarbakırlar da var. Kuşkusuz bu tespitten hareketle Diyarbakırlar arasında tercih yapmak gerekmiyor, ama bir şekilde başka sesleri bastırarak sesini yükseltmeyi başaran birini de “tek Diyarbakır” olarak görmemek gerekiyor.

Diğer yandan önce Genelkurmay açıklamasına arkasından sert MGK bildirisine yol açan DTK”nın özerklik ve iki dillilikle ilgili taslak metnin de gereğinden fazla ciddiye alınmış olduğunu söylemek gerekiyor. Taslağı tartışmaya açanlar bunun sadece bir taslak olduğunu ve ne ayrılma ne de resmi dili tartışmak gibi bir niyetleri olmadığını söylüyorlar zaten. Öz-savunma ve özerkliğin uygulaması konusunda söylenenler ise bırakınız devlete bölgenin Kürtlerine bile kabul ettirilmesi mümkün olmayan şeyler.

Diyarbakır”da konuştuğumuz insanların büyük kısmı “böyle bir özerk yönetim altında, adı ne olursa olsun, isterse Kürdistan olsun, yaşamak istemeyiz” diyor. Aslında bu açıdan bakıldığında silahı bırakmayı kabul etmiş ve siyasete açılmış, tartışma zeminini kabul etmiş bir örgütten bile korkmanın anlamı yok. Tartışma zemininde iş eninde sonunda mantığa, rasyonel olana, makul olana gelir. Taslak tartışmaya açılmış olduğu andan itibaren Diyarbakır tarihinde hiç olmadığı kadar insanlarda Türkiye”nin tamamıyla bir ve beraber olma arzusu dillendirilir hale gelmiş. Dahası konunun tartışmaya açılmış olmasıyla bölgede siyasi aktörlerin bütün farklılıklarıyla ortaya çıkmaya ve Kürt siyasetinin üstündeki silahlı vesayetin de daha yüksek sesle sorgulanmaya başladığını söyleyebiliriz.

Diyarbakırlılar farklılıkların kabul edildiği bir zeminde “bir millet” olmanın anlamı üzerine daha fazla tartışmaya açılmış durumda. “Tek millet” kavramının bu şehrin insanlarının kulaklarını tırmalamasına bakmamak lazım. Farklılıkları “resmen” kabul eden bir düzenlemenin rahatsızlık vermeyen bir “millet” tanımını inkişaf ettireceğine ve bunun da güçlü bir hüsnü kabul göreceğine kimsenin kuşkusu olmasın.

Ancak en muhafazakârından en sekülerine; en örgütçüsünden en PKK karşıtına herkesin anadil hakkı konusunda tam bir mutabakat sergiliyor olduğunu kaydetmeden geçmemek gerekiyor. Anadil talebi, içeriği ve tekniği tabii ki tartışmaya açık olmak üzere herkesin talebi. Özerklik ve sadece örgütün dillendirdiği diğer taleplerden farklı olarak bu konuyu “bazı Kürtler” gibi bir istisnacılık yapmadan “Kürtlerin talebi” diye genelleyebiliriz. Türkiye”nin bu soruna yaklaşırken bu mutabakatı bir veri olarak değerlendirmesi gerekiyor. Aksi takdirde bu talebin altındaki herhangi bir paketin sorunun nihai çözümüne hiçbir katkısının olmayacağını görmek gerekiyor.

Gül”ün Diyarbakır ziyaretiyle devlet en üst makamıyla bu gerçeğe yakından tanıklık etmiş oldu.

Bu arada açılım politikasının bitmiş olduğunu ve Kürt sorununun çözümü konusunda hiçbir şey yapılmamış olduğunu söyleyenlere karşı Gül, çok anlamlı bir “vicdana davette” bulundu. “Elinizi vicdanınıza koyun söyleyin, üç yıldır hiçbir şey yapılmamış olduğunu söyleyebilir misiniz?”.

Üç yıldır hiçbir şey yapılmadıysa bile her yanıyla bir tabu olan Kürt sorunu bütün boyutlarıyla tartışmaya açılmış olmadı mı? Tartışmaya açılmış olan bir sorunun çözümünde yolun fazlası kat edilmiş demektir. Geriye tartışmayı adabıyla sürdürmekten başka bir şey kalmıyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: