Prof. Dr. Yasin AKTAY

Diyanet”in vizyon ve misyon arayışları

Devlete bağlı olduğu halde Türkiye”nin halkla en yoğun ilişkilere sahip olan kurumu Diyanet işleri başkanlığıdır. Yaklaşık 80 bin personeliyle din hizmeti veren kurumun gözettiği camilerin inşaatının tamamına yakını halk tarafından yapılmıştır ve birçok ihtiyacı hâlen halk tarafından görülmektedir.

Camilerin inşaatı genellikle bir “cami yaptırma derneği” tarafından takip edilmektedir. Bu dernekler ise Türkiye”de sivil toplum kanallarını takip etmek isteyenler için üzerinde durulması gereken en ilginç alanları oluşturuyor. Halkın en çok sindirildiği dönemlerde bile cami yaptırma insiyakı insanları bir araya gelmeye motive eden nadir yollardan birisi olmaya devam etmiştir. Diyanetin camilere atadığı imamlar zaten var olan güçlü bir sosyal ilişkiler ağına devletin bir tür iştiraki olarak gerçekleşiyor.

Devletin bu alanda neden var olduğu veya var olması gerekip gerekmediği Türkiye”deki laiklik uygulamasının en zorlu alanlarından birini oluşturuyor. Diyanetin kaldırılması, Alevilerin bu kurum içinde temsili veya diyanetin cemaatlere terk edilmesi gibi düşünceler zaman zaman çok cazip gelebiliyor. Ama meselenin hiçbir tarafının hiç de basit olmadığını işin içine biraz girenler hemen anlayabilir.

Bu konuda gerçekten de Avrupa”dan Türkiye için alınabilecek veya hatta esinlenilebilecek hiç bir model yok. Türkiye”de Diyanet aynı zamanda devletin sivil halkla en önemli iletişim alanlarından birini oluşturuyor, ama devletin dönemsel olarak bu ilişkinin hakkını çoğu kez vermediği, bu kanalı etkili bir biçimde kullanmadığı ayrı bir gerçektir.

Başörtüsü gibi her yönüyle dini olan bir konuda devletin siyasi partilerle hiçbir çözüme götürmeyen kısır bir tartışma yerine kendi kurumu üzerinden bir iletişim tasarrufunu denemiyor olması başlı-başına siyasi bir israf sayılır.

Misyonerlik çalışmaları, diyalog tartışmaları Türkiye”de insanların öfkelerini kabartan konular olarak tartışıldığında, diyanetin bu konudaki görüşünün yeterince öne çıkmaması da bence bu israfın diğer örneklerinden birini oluşturuyor.

Bana bunları düşündüren, iki gündür Kızılcahamam”da katıldığım bir toplantıda tanık olduğum tartışmalar. Toplantı DİB”nın yürüttüğü “Tarihsel, doktrinel ve işlevsel boyutlarıyla Dinler-arası İlişkiler” başlıklı bir proje kapsamında 30 kadar bilim adamının katılımıyla gerçekleşti. Diyanet Türkiye”nin son yıllardaki, demokratikleşme, AB veya Küreselleşme açılımlarına paralel olarak kendini hazırlıyor. Başkan Prof. Ali Bardakoğlu”nun akademisyenlik yıllarından zaten çok iyi bildiğimiz bilimsel kalitesi ve titizliğine dört yıldır sürdürdüğü başkanlığın yüklediği tarihsel sorumluluğun ağırlığı ve bilinci de eklenmiş. Yardımcıları Prof. Mehmet Görmez ve Doç. Dr. Ali Dere ve diğer kadrolarıyla kurumun vizyonu, misyonu avantajları ve dezavantajları bir bir masaya yatırılıyor.

Toplantıya katılanların her biri alanında konusunun en iyilerinden ve DİB son zamanlarda bu tür çalışmaları sıkça yapıyor. İki gün boyunca dinler arası ilişkilerin günümüzdeki ve gelecekteki şekillenmeleri, “kimseye zarar vermeyen” aksine sonuçta bütün insanların faydasını gözeten “muhtemel senaryolar” da gözetilerek tartışıldı. Burada ayrıntılarına girmek zor, ama toplantıda dinlediklerimle toplum hakkında bildiklerim, bana “toplumdaki dini seviyenin DİB”e yön veren bu tarihsel, teolojik ve akli birikimin nasıl bu kadar çok gerisinde kalabildiği” sorusunu sordurttuğunu söylemem lazım.

Örneğin, diyanetin misyonerlikten hiç bir çekincesi yok, hatta misyoner faaliyetlerinin din ve insan hakları çerçevesinde genişletilmesinden bile yana görünüyor. En azından bunun İslam”ın değerleriyle çelişmediğine dair bir kabul var. Bu kabul, özgür bir tartışma ortamında Müslümanların başka dinlerin misyonerlik veya diyalog faaliyetlerine karşı İslam”ın daha kapsayıcı söyleminin yeterince büyük avantajlar sağladığına dair bir özgüvenden besleniyor. Oysa toplumda bu konuda yani özellikle misyonerlik faaliyetleri veya diyalog girişimleri karşısında çok abartılı bir hassasiyet var. Bu hassasiyetler Rahip Santoro, Hrant Dink ve Malatya”da misyonerlere yönelik vahşi cinayetlere zemin de hazırladı. Diyanetin sahip olduğu bu özgüvenin genç kitlelere aktarılamaması gerçekten üzücü, ama açıklanması da gereken bir durumdur.

Galiba bir sebebi genelde halkın özelde gençlerin bu konudaki hassasiyetlerini oluşturmada diyanetin yeterince belirleyici olamamasıdır.

Gençlerin eğitimi biraz da sokağa, ulusalcı hamasetin daha etkili olduğu ilişkiler ağına havale edilmiş. Bu ilişkiler ağında gençler doğru dürüst bir din eğitimine sahip olmadıkları halde “dinin elden gittiğine” kolaylıkla ikna edilebiliyorlar. Din fanatikleri-şovenleri en fazla din cahilleri ve hatta yaşam tarzı itibariyle dinden uzak olanlar arasından çıkar.

Çünkü din “elde tutulabilen”, birilerinin alıp götürebildiği bir “şey” olarak ezberletiliyor. Din ile vatan fetişleştirilen değerler haline getirilirken akılları berhava edilmiş gençler istenen amaçlar için teknik olarak çok kolay kullanılabilir araçlara dönüşüyorlar.

Diyanetin bu ve benzeri konulardaki açılımlarının topluma daha fazla yansıması Türkiye”nin ve dünyanın hayrına olacaktır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: