Prof. Dr. Yasin AKTAY

Din ve samimiyet

Sevgili Peygamberimizin kutlu doğumunu, bu yıl, onun vaz ettiği en önemli değerlerden biri olan “samimiyet” üzerinde düşünerek idrak ediyoruz.

Din bir yanıyla da samimiyet olarak tanımlanmıştır. İlgili hadisi şerifte Peygamber efendimiz “dinin nasihat olduğunu” buyururken, bunu dinleyen Ashab”ın “kime, ya Rasulallah?” diye sordukları aktarılır. Bunun üzerine Resul(AS) “Allah”a, kitabına, Resulüne, müminlerin yöneticilerine ve bütün Müslümanlara” diye cevap verir. (Müslim, Ebu Davut, Tirmizi, Nesai).

Burada dikkat çekici olan “nasihat” kavramının samimiyetle aynı anlamda kullanılmış olmasıdır. Böylece Allah”a, kitabına, resulüne, müminlerin yöneticilerine ve bütün Müslümanlara karşı samimi bir yaklaşım içinde olmak dinin özü olarak tanımlanıyor.

Allah”a ve rasulüne sözcüğün bildiğimiz anlamında “nasihat” etmek sözkonusu olamayacağına göre, burada “samimiyet” kavramı işin özünü çok iyi anlatıyor. Kişinin dinini bu beş temel unsurla olan ilişki tayin eder.

Kişi, sevdikleriyle beraber hasrolunur. O yüzden Allah için sevmek Allah için birilerine tavır almak esastır. Bunun temel ölçüsü de Allah”ı sevenleri, Allah”ın vazettiği Tevhidi idrak edip onun mucibince yaşayanları sevmek, onlarla bir ve beraber olmaktır. Buna mukabil Allah”a, kitabına, resullerine ve müminlere savaş açanlara karşı da bir tavır içinde olmaktır.

Kişi samimiyet gösterdiklerinin dinindendir.

Tabii, samimiyet, hiç seçmeden naif bir hümanist anlayış içinde dostu düşmanı ayırt etmeden herkesi kucaklamak değildir. Hele zulmün, ahlaksızlığın, haksızlığın kol gezdiği bir ortamda herkesi kucaklayıcı bir tutum içinde olmak samimiyet ölçüsünü kaçırmaktır. Hiç kuşku yok, samimiyetin ölçüsü kaçınca dinin ölçüsü de kaçar.

O yüzden Peygamber efendimiz bir yandan kendisine işkenceler edenlerin bile helak edilmesi teklifine karşı “Allah”ım ne yaptıklarını bilmiyorlar” diyerek muhteşem bir şefkat ve merhamet derinliği sergilemiş olsa da, bu, onu her durumda düşmanı bilmek ve ona karşı mücadele etmekten alıkoymamıştır. Aksine Allah”a, resulüne ve müminlere karşı samimiyetin bir gereği, bu samimiyeti taşımayanlara, hatta tam bir husumet duygusu taşıyanlara karşı da bir düşman algısına ve tavrına sahip olmaktır.

Ne de olsa, şeytanı recmetmeden besmele bile çekilmiyor, insanlara tanrılık taslayan sahte ilahları reddetmeden Allah”a bağlılık bildirilemiyor. Tevhidin özü herşeyden önce bu reddediş bilinci ve tavrıyla başlar? Lailahe illallah.

Dinin özünün samimiyet olduğunu bildiğimizde, kiminle ve kime karşı hangi safta durduğumuzu da kontrol etmek zorunda kalırız. Yanlış safta durup Müslüman olunamaz. Allah ve resulüne karşı birileri lehine tecessüs etmek üzere kurulmuş Mescid-i Dırarlarda namaz bile kılınamaz. Oysa görünürde o da bir mescittir ve ibadet için gerekli bütün formel özelliklere sahiptir. Ancak o caminin bir de fonksiyonu vardır ki, ancak Müslümanın samimiyet dünyası içinden onun bir dırar mescidi olup olmadığı anlaşılabilir. Bu anlaşıldığında o mescitler onları inşa edenlerin başına yıkılmıştır. Görünürde Müslüman olanların, ağzından Müslümanlık dökülenlerin de kiminle bir safta durduklarına bakmak gerekiyor. Bu, kurdukları, işletmekte oldukları mescitlerin veya kurumların bir Kuba mı yoksa bir Dırar işi mi gördüğünü net bir biçimde gösterir.

Samimiyet kavramını ve ahvalini modern insanın anlaması zaten zor, çünkü genellikle insanlar arasındaki mesafeleri tamamen kaldıran, hesapsız bir açılım ve teslimiyet olarak görülür. Zira modernlik tam da mesafeleri medeni ölçülerde inşa eden ve samimiyet yerine nezaketi ikame etme iddiası taşıyan bir süreç. Doğrusu bu yaklaşımda samimiyet bir tür ölçüsüz iç-içelik, senli-benlilik ve hatta laubalilik olarak görülüyor. Oysa bir tür sahihlik anlamında samimiyet bile nezaket kodlarının işletilmesine engel olmadığı gibi, samimiyetin böyle bir koda indirgenmesi de apayrı bir hastalığa işaret ediyor.

Samimiyetin bu şekildeki tanımına rağmen, Peygamber efendimiz, müminlere hem övgülerinde hem de yergilerinde ölçülü olmayı tavsiye eder. O yüzden samimiyeti medeni ilişkilerin gerektirdiği adabı muaşeretle çelişen, onları yıkan bir hal olarak görmek mümkün değil. Aksine İslam medeniyetlerinin her şeyden önce son derece güçlü bir adap kültürü vardır.

Doğrusu dinin samimiyet boyutu bu adap boyutuyla ilgili olmaktan ziyade, itikat ve siyasetin maksimum biraradalığını gösteren çok güçlü bir siyaset felsefesiyle ilgilidir: Kiminleyiz ve kime karşıyız? Kimin gönlüne girmeye çalışırken kimlerin gönlünden fersah fersah çıkıyoruz? Bütün mesele bu.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: