Prof. Dr. Yasin AKTAY

Devlet Nöbeti

İktidarın en iyi insanları bile bozması tarihin penceresinden bakıldığında şaşırtıcı gelmiyor. İktidarın bu bozucu etkisi genellikle iktidarın başdöndürücü cazibesinin iğvasına kapılmaktan veya şımarmaktan ileri gelir. Oysa Türkiye”de iktidarın bozucu etkisi sadece bununla sınırla değil. Devlet ideolojisinin bindirdiği yükler iktidarı üstlenen iyi niyetlileri de baş etmeleri gereken en ağır, en bozucu etkiyi yapıyor.

Her aşamada devlet ideolojisinin ve uygulamalarının baskısı altında kalan insanların sırası geldiğinde başka insanlara karşı bir anda kendilerini devlet gibi hissetmeleri ve başka insanlara karşı devlet şahsiyetinin otoriter ve dışlayıcı diline bürünmeleri tipik bir durum. Üstelik bu dil nöbetleşe bir biçimde bütün mazlumları dolaşıp, bütün mazlumları galiba yine nöbetleşe bir biçimde zalimlere dönüştürebiliyor. Mazlumluk sırasını savanlar bir sonraki konunun zalimleri olabiliyor ve bu da aynı anda aynı insanda zalimlik ile mazlumluğu buluşturabiliyor.

Böylece kendi dilini konuşturmayan devletin baskısından muzdarip bir Kürt, başörtüsüne nereye kadar izin verilip verilemeyeceğini tartışabilecek bir konumda bulabiliyor kendini. Başörtüsünden dolayı okulu sokulmayan, dışlanan bir kadın Kürtlere anadiliyle eğitim hakkının verilmesi halinde bunun devamının nereye kadar uzanabileceği, mesela arkasından bir federasyon talebi gelip gelmeyeceği konusundaki kaygısını ifade ederek bir anda devlet dilini konuşmanın nöbetine yazılabiliyor. Bu herkesi sıra dayağına çekebilen bir devletin başarısı mıdır yoksa toplumsal kültürümüz mü böyle bir devlet mekanizmasını üretiyor, doğrusu karar veremiyorum.

Başbakan Erdoğan”ın Türkiye”de kaçak olarak çalışan yüzbin Ermeni”nin gerekirse sınırdışı edilebileceği yönünde yaptığı talihsiz konuşmayı dinlerken bir yandan da bunları düşündüm. MHP ve CHP”lilerin pek memnun kalmış olduğu her iki partiden temsilcilerin beyanlarından anlaşılan bu beyanatın, takdir edersiniz ki, nasıl bir akrabalık ilişkisini ortaya çıkardığını görmek pek de iç açıcı olmuyor. Devlet adına konuşmayan, saf bir vicdan sahibi bir Erdoğan, en saf İslami referanslarına sahip bir Erdoğan “birilerinin günahının cezasını alakasız bir başkasına çektirme”yi bir fikir olarak bile olsa, aklının ucundan geçirir miydi acaba?

Bırakınız soykırım siyasetlerini, tartışmalarını, tarihin bugünün zemininde üretebileceği politik kâr ekonomisini. Bu düzeyde kaldığında bile artık saf bir vicdanın hayâ etmeden büyük laflar edemeyeceği bir bilgi düzeyine ulaşılmışken başbakan için bu beyanatın yansıttığı açık savrulmayı nedense yine de devlet ideolojisinin bozucu etkisine bağlamak istiyorum. Bu etkiyi fark edip bundan kurtulabilecek sağlam referanslara sahip olduğuna inanıyorum başbakanın. Ama bunun ne İslami değerlerin ne de vicdan terazisinin tartabileceği bir söz olduğunu kaydetmek gerekiyor.

Ne yazık ki İslami çevrelerin içinde 1915 olaylarına yaklaşımda girişilen savunma söylemi yine hiçbir İslami değerle telafi edilemeyecek bir “masum atalar” mitosu üretmeye çok kolay savrulabiliyor. Bir masumiyet atfedilen “atalar”a dair bütün mitosun varıp dayanıp korumaya aldığı, hatta temizleyip yıkadığı aslında İttihat ve terakki zihniyetinin bütün günahları oluyor. Yaptıkları hiçbir işte İslam”ın hiçbir değerini umursamayan İttihat ve terakkiciler böylece mütedeyyin kesim tarafından dini-psikolojik bir koruma ile aklanmış ve oluyorlar.

Halbuki bırakınız İttihatçıları, “bizim atalar”ın, herkes kadar, hatadan masum olmadığını düşünmek Kuran”ın özüne çok daha uygundur. Herkes hata yapabilir. Atalarımız dediklerimiz de yapmış olabilir. Ancak onlara takılıp kalmamak da bir pozitif değer olarak mutlaka telkin edilir. Geçmiştekilerin günahları kendilerine aittir, siz kendi yaptıklarınıza bakınız.

Ermeni tasarısının başbakanın ve hükümetin şimdiye kadar geliştirdiği çizginin en çetin imtihanını oluşturduğu bu saatten sonra söylenebilir. Başbakanın kaçak Ermenileri sınırdışı etmekle ilgili düşüncesi telaffuz edildiği anda 1915 yılına ait Ermeni milliyetçilerinin işlemeye çalıştığı “tenkil-tehcir” algısnı bir tür canlandırmış oldu. Bugün bunu yapabileceğini düşünmek ile geçmişte neler yapılmış olabileceğini birbirine pekiştirici bir argümanla bağlamak hiç de zor değil.

Doğrusu soykırımı Türkiye”ye itiraf ettirmeye çalışan uluslar arası siyasal aktörlerin karşısında daha soğukkanlı ve vicdanı asla elden bırakmayan bir yaklaşım üzerinde çalışmak gerekiyor. CHP veya MHP”lilere kendini alkışlatacak bir siyasetin iğvasına kapılmak başbakanı ve hükümeti bekleyen en önemli risk alanlarından biridir. Oysa o alkışlarda vicdanın ve sağduyunun zerre kadar yeri yoktur. O alkışların dolduruşunda AK Parti”ye hayır getirecek bir şey de yoktur.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: