Prof. Dr. Yasin AKTAY

Darbe kültürü ve “e-muhtıra”

Nokta dergisinde yayımlanan darbe günlüklerinin ortaya çıkardığı vahim bir gerçek vardı: Yasalarımızda bir Anayasa ihlali olduğu ve “başarılamadığı takdirde” en ağır şekilde cezalandırılması” öngörülen darbe suçu meğer komutanların gündelik fantezi konuları arasındaymış. Hatta bir tür şartlanmışlık duygusu içinde rutin görev alanlarından biri olarak görülüyor. Darbe yapmadan görevini tamamlamak içlerinde bir ukde bırakıyormuş gibi. Bunun adı darbe kültürüdür ve gerçekten ciddi bir sorundur.

TSK”nın iç-hizmet kanunu tabii ki bir iç ve dış tehdit değerlendirmesine, doğru veya yanlış, şu veya bu yolla bir yer açıyor. Ama buradaki asıl soru şudur: kendine has kültürü içinde darbeyi bir hak, bir imkân, bir iktidar alanı gibi görmeye bu kadar alışan, bu düşünceyle oturup bu düşünceyle kalkanların “tehdit değerlendirmesine” ne ölçüde itibar edilebilir?

Genelkurmay”ın Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda anayasal sürecin işlediği bir esnada gece yarısı yayınladığı e-muhtıra metnine bakıldığında, TSK”nın kurumsal ağırlığıyla bağdaşan “itibar edilebilir” bir değerlendirmeyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

Aslında birçok açıdan tahlile değer olan bu metin, her şeyden önce laiklik gibi bir değerlendirmenin neden asla askerlere bırakılamayacak bir konu olduğunu gösteriyor. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde bir siyaset felsefesi konusudur laiklik. O yüzden siyaset bilimcisi-felsefecisi, hukukçu, hukuk sosyologu-felsefecisi, ilahiyatçı, din sosyologu ve tabii ki yanı sıra siyasetçilerin de görüşleriyle derinleştirilmeye muhtaç görülmekte ve her gün yeniden yorumlanarak, tartışılarak “geliştirilmeye” çalışılmaktadır. Bu tam da konunun laiklik olması dolayısıyladır.

Oysa e-muhtırada laiklik, bir siyasi ilke, bir toplumsal barış ilkesi inceliğinde değil, “dondurulmuş, kalelerle istihkâm edilmiş, sabit bir mevzi” gibi algılanıyor ve hiçbir şekilde yoruma açık görülmüyor.

Bu gerçekten masum bir algıysa sorun bir tanedir: laikliğin ve laiklik tanımının askeri bir değerlendirmeye bırakılmasının sakıncalarıyla ilgilidir. Bellidir ki, bu algı düzeyinde “laiklik” de “laiklik ihlali” de hiçbir şekilde teşhis edilemez. Bu algı düzeyi laikliği fetiş bir “şey” e dönüştürmüştür.

Ancak sorunun bir”den fazla olduğunu gösteren, darbe kültürüyle ilgili olan boyutudur. Bu kültürün içinde darbe için “gerekçe” şart değil, yoksa zaten bahane bulunur. Bahane de, geçersiz gerekçelerin, tabiri caizse şıracılar arasından temin edilmesidir.

E-muhtırada zikredilen olaylar belli ki Cumhuriyet gazetesinin haberlerine dayandırılmış. Aradan bir gün bile geçmeden zikredilen olayların hepsi hakkında çok yüzeysel bir tahkikat bile hepsinin uydurma veya çarpıtma olduğunu gösterdi. Bu durum Genelkurmay gibi ağır ve istihbarat imkânlarıyla donanımlı bir kurumun yalan yanlış bilgileri ayıklamaksızın nasıl bu kadar kolay kullanabildiği konusunda hayret duygularını uyandırdı.

Malatya olayını nereye koyacağımız konusunda düşünüp taşınırken, bildiride bunun kaynağı belirtilmiş bile. Sanki “misyonerlik tehdidi”, son yıllarda aynı çevrelerce tırmandırılan ulusalcı söylemin bir sonucu değilmiş de mevhum laikliğin ihlaliyle ilgili bir sorunmuş gibi. Malatya katliamı tabii ki bir laiklik ihlalidir. Ama bu ihlal hiç de e-bildiride tahayyül edilen laikliğin ihlali değil, aksine ve maalesef, o laiklik anlayışının ürettiği bir sonuçtur.

Bu arada bildiriyi yayımlayanların verdikleri diğer örneklerin hemen hepsinin Peygamberimiz”in Kutlu Doğumu dolayısıyla düzenlenen etkinliklerle ilgili olmasının halk nezdinde nasıl bir görüntü verdiği üzerinde belli ki hiç düşünmemiş olmaları ayrı bir strateji vahameti. Türk halkı asker ocağını “Peygamber Ocağı” olarak bilir ve bu yüzden yirmilik delikanlılarını düğüne yollar gibi uğurlar. Bu kurum adına “Peygamber”in Kutlu Doğumu” karşıtlığı görüntüsü üretmenin “halkı askere veya askerliğe karşı soğutma” etkisi yapacağını hesaplayamamış olması bile bildirinin nasıl bir acullükle yazıldığını gösteriyor. .

Yerimiz kalmadığı için diğer konulara giremiyoruz bile. Ama bildiri başından sonuna kadar her cümlesiyle son derece kötü kaleme alınmış hiçbir derinliği olmayan ve bu haliyle Genelkurmay”ın ağırlığı hakkında “ters-mitolojiler” tesis edecek bir metindir. Genelkurmay”ın şimdi fazladan bir de bu ters-mitolojilerle baş etmek gibi bir sorunu vardır.

* * *

Bugünkü yazımda aslında geçtiğimiz hafta sonuna doğru İ.Ü İlahiyat Fakültesince düzenlenen ve son derece ufuk açıcı tebliğlerin sunulduğu Uluslararası Din ve Dünya Barışı Sempozyumu”nu değerlendirmeyi düşünüyordum. Benim de “Metin, Tarih ve Şiddetin Kaynakları” başlıklı bir tebliğle katıldığım toplantıda yurt içinden ve yurt dışından (Carl Ernst, Paul Badham, Walec Dalpour, Bobby Sayyid, Mumtaz Ali gibi) sahasında çok yetkin isimler renkli tebliğlerini sundular. Dinler Tarihçisi Prof. Şinasi Gündüz ve arkadaşlarının son derece başarılı kompozisyonu ve organizasyonuyla gerçekleşen sempozyum aslında din, devlet, şiddet, laiklik, vatandaşlık gibi konular üzerinde gerçekten “derince düşünmeye ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” referans alınabilecek tartışmalara sahne oldu. Daha geniş değerlendirmesini bir dergi yazısına erteleyerek, şimdilik başta Prof. Gündüz olmak üzere sempozyum tertip heyetini tebrik etmekle yetineyim.

Sempozyumda hissettiğim tek sorun, içeriğiyle ilgili değil, üniversite kapısındaki nizamiye uygulaması dolayısıyla yeterince insanın izleyememiş olmasıyla ilgiliydi. Daha önce de söylemiştim, yine söyleyeyim kampüs kapılarındaki nizamiye uygulaması Türkiye üniversitelerinin büyük bir ayıbıdır. Laf olsun diye söylemiyorum, gittim gördüm, gerçekten dünyanın hiçbir yerinde yoktur.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: