Prof. Dr. Yasin AKTAY

Çin”den bakınca Türkiye, Türkiye”den bakınca Çin

Bir Çinlinin bir Türk”e “siz Türkler birbirinizi nasıl ayırt edebiliyorsunuz, hayret, o kadar birbirinize benziyorsunuz ki!” deyişi bir fıkra gibi anlatılır. Bununla asıl Çinlilerin o kadar çok birbirine benzedikleri halde ve sayıları tabii ki çok daha kalabalık oldukları halde birbirlerini nasıl olup da tanıyabildiklerinin Türkler tarafından hayretle karşılandığı anlatılıyor. Üstelik sadece Çinliler değil, muhtemelen Türkiye”den bakıldığında Çinlisiyle Japonuyla, Korelisi ve Vietnamlısıyla Uzak Doğu halklarının çoğunu birbirinden ayırt etmek zor, çünkü yakından bakılmadığında, yani uzaktan bakıldığında hepsi birbirine benziyor.

Geçtiğimiz günlerde bir TV programında başörtülülerin hepsinin tek tip olması ile ilgili bildik laikçi söylemine karşı bu örneği verip işin aslının başörtülülere çok uzaktan bir yabancı gibi bakıyor olmaktan kaynaklandığını anlatmaya çalıştım. Yoksa biraz yakından veya içlerinden bakıldığında başörtü giyim tarzının zaten alabildiğine farklılaşmış olduğunu görmemek mümkün değil. Bu da neresinden bakarsanız başörtüsüne karşı tepkinin ne kadar “yabancı” ve “uzak” olduğunun tipik bir göstergesi aslında.

Bu örneği Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu”nun Çin ziyareti esnasında, Çin”e her bakımdan ne kadar uzaktan bakıyor olduğumuzu ve bu yüzden, bırakınız detayları, büyük özellikleri bile fark etmekte ne kadar zorlandığımızı düşünürken sıkça hatırladım. Dünyanın ABD”den sonraki ikinci ekonomisi ve çok değil sadece on yıl sonra 2020 yılında bugünkü gelişme hızını sürdürdüğü takdirde ABD”ye geçerek birinci olacak olan Çin hakkında detayları görmemizi sağlayacak yakın bir bakışa şiddetle ihtiyacımız var.

Ekim ayının başlarında başbakanını ağırladığımız Çin ile ilişkilerimiz 2009 yılının Temmuz ayında Urumçi”de meydana gelen olaylardan dolayı gerilmişti. Ancak kısa bir zaman içinde hem Türkiye”nin hem de Çin”in olumlu yaklaşımları sayesinde ilişkiler eskisinden daha yoğun hale geldi. Bunda kuşkusuz her iki ülkenin benimsedikleri ekonomik açılım politikalarının ciddi bir etkisi var. Ülke ekonomilerinin gelişmesinde yönetici kadrolarının rasyonel tutumları kuşkusuz çok belirleyici oluyor, ama zaten bu zamanda rasyonel davranamayan bir yöneticinin uzun süre işbaşında kalması da zor. Türkiye ve Çin dünyanın yükselen iki ekonomik ve siyasi gücü. Açılımlar ve dünyanın artan bütünleşmesi her iki ülkeyi birbirine kaçınılmaz olarak daha fazla yaklaştırıyor.

Çin Urumçi”de meydana gelen olaylardan hemen sonra hızla durumu tamir etmek üzere bölgenin diğer bölgelere nazaran yüzde 50 daha düşük seviyelerde bulunan milli gelir seviyesini diğer eyaletlerle aynı seviyeye getirmek üzere acil bir eylem planını devreye soktu. Plana göre 2020 yılına kadar Uygurların milli geliri ülkenin geri kalanıyla eşitlenmiş olacak. Bunun için bölgeyi özel ekonomik kalkınma alanı ilan etmiş. Böylece aslında Urumçi”deki muhalefetin ekonomik geri kalmışlıkla ilişkili olduğu tezini işleyerek bizdeki Kürt sorunu konusundaki tanıdık tezi hatırlatıyor.

Bu tezin ne kadar tuttuğu ayrı bir konu, ama Çin”in yükselen ekonomisinin onu her bakımdan daha rasyonel ve daha açık hale gelmeye zorladığı da tartışılmaz bir gerçeklik. Çin kendini dünyaya daha fazla “iyi” gösterme ihtiyacını hissediyor. Dünyaya kendini anlatmayı da önemsiyor. Yani yeni deyimiyle kamu diplomasisine özel bir önem atfediyor. Kamu diplomasisindeki akıl giderek onu da yakalıyor ve kendini iyi tanıtmanın en iyi yolunun fiiliyatıyla iyi olmaktan geçtiğini de fark ediyor ve bunu bir ölçüde uygulamaya koyuyor. Urumçi Çin”in dünyaya açılan en önemli kapılarından biri olduğu için burada bir daha sorun çıkmaması ve çıkabilecek sorunların imajını yerle bir etmemesi için ciddi bir arayış ve çaba içinde.

İkili ilişkide Çin”in rasyonel olma arayışı kadar Türkiye”nin de bir arayışı var.

Çin”le Türkiye arasındaki ticaret hacmi 2009 yılında 14 milyar dolayı aşmış durumda ama bu hacmin sadece 1,599 milyarı Türkiye7nin ihracatı şeklinde gerçekleşmiş. Bu ticaret açığının kapatılması için Türkiye”nin daha fazla ihracat yapması gerekiyor. Aslında epey zamandır başlamış olan bu arayış şimdiden meyvesini vermemiş değil örneğin 2010 yılının ilk 8 ayında Türkiye”nin Çin”e ihracatı, ekonomik krize rağmen, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 62,8 artarak 1 milyar 451 milyon dolara ulaşmış durumda. Söz konusu dönemde ithalat ise yüzde 37,9 artışla 10 milyar 670 milyon dolar olmuş. Yılın ilk 8 ayındaki ticaret hacmi 12 milyar 121 milyon dolara ulaşmış.

Kuşkusuz krize rağmen bu açığın kapanması kendi kendine olmuyor. Siyasi irade, arayış ve inisiyatifin rolü bu konuda çok önemli. Cumhurbaşkanıyla, Başbakanıyla, Dışişleri bakanıyla bugünkü siyasi kadroların elbirliğiyle bu inisiyatifi aldıklarında kuşku yok. Özellikle Ahmet Davutoğlu”nun stratejik derinliğe sahip vizyonuyla insan takatini aşan diplomasisini takip etmenin bile baş döndürdüğünü bu yolculukta bir kez daha müşahede ediyoruz.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: