Prof. Dr. Yasin AKTAY

Çalınan çocuklarını HDP’den isteyen anneler

Annelerin çığlığı doğrularla yanlışların birbirine karıştığı zamanlarda bir gidişatı değerlendiren en sağlam ölçü, en devrimci sestir. Yıllardır boş bulduğu meydanlarda Kürt çocuklarını en sinsi yollarla kandırıp kendi savaşına yakıt olarak kullanmakta büyük maharet kazanmış olan PKK’ya karşı hiçbir ses bundan daha fazla yaptığının kalleşliğini, hainliğini ve çocuk istismarcılığını gösteremezdi.


Aslında bu, yine anneler tarafından en çarpıcı bir biçimde ilk kez sergilenen bir hakikat de değil. Beş yıl kadar önce, çözüm sürecinin en etkili zamanlarında da, benzer bir olayla karşılaşmıştık. Malum, çözüm sürecinde devletin operasyonları durdurması karşılığında örgütten beklenen şey silahları gömmesi ve militan unsurlarını yurtdışına çekmesiydi. Devlet sözünde durmuş ve uzun süre operasyon yapmayarak samimiyetini göstermişti.

Devletin tutumu aslında çocukların hayatına karşı sergilediği şefkatin bir sonucuydu. Örgütse devletin bu şefkatini acziyetinin bir işareti olarak ve bir fırsat olarak değerlendirmeyi tercih etti. Devletin operasyonları askıya aldığı süreyi söz verdiği üzere silahsızlanmak ve silahlı bileşenlerini yurtdışına nakletmek için değil, daha fazla Kürt çocuğunu dağa celp ederek değerlendirdi.

Eskiden beri PKK zaten dağa eleman çekme işini yapıyordu, ama bu dönemi kalleşçe bir fırsatçılıkla değerlendirdi ve tarihinin en fazla sayıda gencini, HDP teşkilatlarının ve belediyelerinin sağladığı lojistik desteklerle dağa çekti. HDP teşkilatları dağa eleman celp etme merkezleri gibi iş yaptı. HDP’li belediyelere bağlı kültür merkezleri de dağa gidecek elemanlara gerekli bütün maddi altyapıyı sağlamakla meşguldü.

Neticede silah altına alınan gençlerin yaşı 13’e kadar düşmüştü. 18 yaşın altında binlerce çocuğun silah altına alındığı bu şartlarda terörün bitmesi üzerine hesap yapmak imkansız hale gelmişti. Herkesin dilinde başlayacak bir büyük savaşın hazırlıkları vardı. Aslında örgütün kullandığı güç kendi gücü değil, demokratik kurum ve süreçlerin çok kötü bir istismarından başka bir şey değildir.

HDP’lilerin dilinden demokrasi, ellerindense silahlar düşmüyordu. PKK ve HDP arasındaki çizgi de iyice kaybolmuştu. HDP PKK’nın siyasi kolu, PKK da HDP’nin silahlı kolu gibi çalışıyorlardı. Yutturulmaya çalışılan demokratik söyleme göre terör gücü adeta bir siyasi partinin kazanımı gibi görülüyor ve gösteriliyordu. Tabii ki bu süreç normal değildi, olamazdı.

HDP’nin kart siyasetçileri güya barış yanlısı olarak devlete “bizimle barışı istediğimiz şartlarda tesis ettiniz ettiniz, etmezseniz bizden sonra oturup konuşamayacağınız bir nesil geliyor. Bizler kendileriyle konuşup anlaşabileceğiniz son kuşağız” şeklinde aba altından PKK silahı gösteriyorlardı.

Halbuki bu çocukları istismar ederek dağlara celbeden sistemi bizzat bu kart siyasetçiler yürütüyordu. Küçük yaşlarında zehirledikleri Kürt çocuklarından kendileriyle konuşulamayacak nesiller yaratıyorlardı. Sonra çıkıp utanmadan, bir fedakarlıkta, bir lütufta bulunuyormuş gibi, bu nesillerle devlet arasında arabuluculuk rolü yazıyorlardı kendilerine. Oysa sorunun başı bu kart siyasetçilerden başkası değildi. Kürt sorunu dediğimiz sorunun en büyük kısmı, sırtını PYD’lere, JPG’lere, AB’lere, ABD’lere dayamış bu kart siyasetçilerin Kürt çocuklarını istismardan başkası değildi.

O Kürt çocuklarının anneleri ve babaları vardı halbuki. Tam da çözüm sürecinde bir anne, 23 Nisan’da pikniğe götürülen 14 yaşındaki çocuğunun oradan dağa kaçırılmasına tepki olarak bir eylem başlatmıştı. Eyleminde muhatap olarak doğrudan BDP milletvekillerini ve belediyeyi alan annenin tepkisi üzerine örgüt çocuğu ailesine teslim etmişti. O gün de, çözüm sürecine yardımcı olmak için önce kendilerinin buna itiraz etmesi beklenen BDP’liler bu annelere pişkince “çocuklarınızla gurur duyun, çocuklarınız Kürdistan için mücadeleye katıldılar” diyecek olmuşlardı da, anneler “çok düşkünseniz yanınızdan ayırmadığınız çocuklarınızla siz dağa çıkın, o mücadeleyi verin” diyerek tepki göstermişlerdi.

Bir süre önce aynı tepkiyle PKK’nın kaçırdığı çocuğunu gidip Diyarbakır HDP il başkanlığından isteyerek almayı da başaran Hacire Akar’ın hikayesi hakikaten çok manidar. Hacire ananın bir başka çocuğunun da yıllar önce yine örgüt tarafından zorla kaçırıldığı ve dağda infaz edildiği öğrenildi. Onun başlattığı bu yeni isyana dün yine çocukları kandırılarak dağa kaçırılmış başka anneler de katıldı. Birinin söylediği sözler yıllardır PKK’nın terörünü sosyolojik bir sorun gibi sunmaya çalışanların suratında patlayan bir tokat gibiydi.

Annelerden birisi HDP’lilerle girdiği tartışmada “Başlarım sizin Kürdistan davanıza, senin oğlun dağa gitsin, bizim canımız gitmiş senin umurunda mı? Diyarbakır’da genç bırakmadınız, ya cezaevinde ya toprağın altındalar. Fakir fukaranın çocuğu dağa, siz koltuklarda” şeklinde sarf ettiği sözleri yıllardır devam etmekte olan terör hadisesini bütün sosyolojisiyle, siyasetiyle, psikolojisiyle ve ekonomisiyle gözler önüne seriyor.

Anneler Diyarbakır’da şimdiye kadar herkesin bildiği büyük sırrı ifşa ediyorlar, çünkü anne yüreği ulusal veya uluslararası büyük güçler tarafından gerçekmiş gibi gösterilen koca yalanları bir bir faş ediyor. O yalanlar kendi yürekleri ile çocuklarının arasında bir perde oluşturamıyor. PKK’nın Kürtlere sahip çıkmaya çalışan ideolojisinin koca bir yalan olduğunu gözler önüne seriyor. HDP ismini kazıyor altındaki PKK’yı gözler önüne seriyor, onun Kürt sorununa adanma iddiasını kazıyor altından kendi iktidarları için en iğrenç çocuk istismarı çıkıyor.

Demek ki neymiş: yalanlarla doğruların birbirine karıştığı zamanlarda anaların sesi bir hakikatleri gösteren bir işaret fişeği gibi aydınlatıyormuş.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: