Prof. Dr. Yasin AKTAY

Bu ne acele?

Türkiye”de sorunları acilen tespit ve hemen çözümüne giden bir devlet refleksi yoktur. Aksine sorunları artık yumurta kapıya dayanıncaya kadar görmezden gelen, bu saate kadar sorunun varlığını bile tanımayan bir kayıtsızlık vardır. Bu kayıtsızlık belki de devletin kurumsal tabiatındandır, ne de olsa bürokratik rasyonalitenin öyle tersine çalışan bir yapısı var. Ama bütün devletlerin tabiatında olabilecek olan şeyin Türkiye devleti için daha bir geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Sorunların tespit ve çözümü bir günden öbür güne hemen gerçekleşemiyor. Sorunları çözmek yerine sorunlarla istikrarlı bir yaşam tarzı geliştirmek daha konforlu bir durum oluşturuyor.

Bu durum çözümü aslında çok basit görünen toplumsal sorunlarımızın birçoğunun neredeyse yapısal sorunlar haline gelmesine yol açmıştır. Başörtüsü, Kürt, Alevi, asker gibi konulara dair sorunların hepsi bugün TC”nin yapısal sorunları gibi görünüyor oysa hepsi de sadece aceleye getirilmiş, derme çatma ve sığ bir millet tanımından kaynaklı sorunlar. Tabi bu sığlığın arkasındaki zihniyet meselesi çok basit bir mesele değildir. O zihniyetten her türlü sorun sadır olabilir, bu kadarla kurtulduğumuza şükür de edebiliriz. Her neyse…

Bugün Kürt sorununun da diğer birçok sorunun da çözümü konusunda bence son derece iyimser olmamızı gerektirecek bir demokratik tartışma ortamını yakalamış durumdayız. Bu az bir imkân değildir. Kürt, Alevi, askerin yetkisi gibi kelime ve kavramların bile hiçbir şekilde telaffuz edilemediği bir ortamdan gelmişiz ve bugün bütün bu sorunlar etrafında herkesin yapıcı ve çözüm üretici katkısını da davet eden bir ortam sözkonusu. Bu ortamın sonunda yeni bir anayasa imkânı görünüyor. Bu esnada herkesin hiçbir şeyden çekinmeden söyleyeceğini söyleyebilecek durumda olması çok önemli. 12 Eylül referandumundan çıkan tabloda görünen kadarıyla toplum en radikal fikirleri bile dinlemeye zannedildiğinden çok daha açık.

Bu durumda herkesin önerisi neyse tartışmaya açması ve bunu sonuna kadar savunmaya çalışması, belki alışmadığımız bir durum ama işin tabiatına en uygun şey.

Bu demokratik müzakere ortamına uygun olmayan birinci tutum, tartışmaların muhtıralarla veya ihanet suçlamalarıyla susturulmasıdır. Genelkurmay bildirileriyle veya bu tartışma ortamının doğal tarafları olan siyasi partilerin (bilhassa iktidar partisinin) bu tartışmalara devlet otoritesi adına buyurgan bir dille karşılık vermesi her şeyden önce haksız rekabet ortamı oluşturuyor ve hiç de adil değil. Bu tartışmaları yapanların niyeti gerçekten kötü de olabilir. Ama iktidar partisi için muhalefetin niyetiyle ilgilenmek sağlıklı bir durum değil. Muhalefetin zaten iktidara karşı iyi niyetli olmasını beklemek anormaldir. Muhalefetin eleştirilerini veya protestolarını şu veya bu yolla ortaya koymasına karşı iktidarın “daha siyasi bir tutum” geliştirmesi gerekiyor.

Bu “siyasi tutum” şu bilinci içermelidir:

En iyisini yapıyorsanız bile muhalefetin bunu takdir etmesi gibi bir mecburiyeti yoktur. Yapılan iyi işlerin takdir edilmemesine çok kızılıyor belli. Oysa muhalefetin iyilikleri takdir edip etmemesinin değerlendirmesini eninde sonunda halk yapıyor zaten, ama muhalefetin hükümetin yaptığı ve memleket için gerçekten iyi olan şeylerde bile yardımcı olmak gibi bir mecburiyeti yoktur ve bu yardımı yapmak yerine muhalefetini sürdürüyor olmasına karşı alışık ve hazır olmak gerekiyor. Öğrenci protestoları veya muhalefetin yolsuzluk ve sair konulardaki eleştirileri muhalefetin hem en doğal hakkı hem de fırsatıdır. Üstelik bu sadece muhalefet için bir fırsatçılık alanı değil aynı zamanda iktidarın yozlaşma tehlikesine karşı da ülkenin fırsat alanıdır ve bu fırsatı her ne amaçla olursa olsun değerlendiriyor olmasına karşı iktidarın sinirlerini hazır tutması gerekiyor. Bu esnada muhalefet başka ittifakların ve hesapların içinde de olabilir. Akıl almaz entrikalar da çeviriyor olabilir, tartışıyor gibi görünürken aslında amacı tartışmayı çıkmaza sürüklemek de olabilir.

İkinci bir tutum da bizzat bu tartışmalarda en uçuk fikirleri ileri sürenlerin taleplerinin doğru dürüst tartışılmadan hemen yerine getirilmesini istemeleri. “Yeter bu kadar oyalandığımız” diyerek tartışmanın ortasına atılan sis bombası iyi kötü rayına girmiş olan tartışma sürecine gerçekten de hiçbir katkıda bulunmuyor. Hele bu aceleciliğin içerdiği örtük tehdit dağda hazır bekleyen silahlı güçler ise bu aceleciliğin süreci sekteye uğratmaktan başka bir işlevi olmaz. 2004 yılında PKK”nın beş yıldır suskun olan silahları konuşturma kararının o zamanki darbe planlarının bir parçası olduğunu bugün çok net bir biçimde öğreniyoruz.

Karşımızda artık bir gün bile beklemeyecek bir sorun falan yok. 80 yıllık müzminleşmiş bir soruna hiçbir zaman bu kadar iyi niyetle ve anlama çabasıyla yaklaşılmamış. Bu olumlu yaklaşımın kendisi zaten neredeyse çözümün en yüksek engelli eşiğini aşmış durumda. Ama işin doğal bir takvimi var ve bu takvimi yok sayarak imkânsızı istemek hiç de iyi niyetle bağdaştırılamaz.

Hele bu konuda sabırlarının kalmamış olduğunu söyleyenler gerçekten insanı çileden çıkarıyor: Neye sabrınız kalmadı? Aceleniz ne? Susadığınız şey anadilde eğitim mi? Bunun için seksen yıl beklenmiş de bir iki yıl daha mı beklenemeyecek?

Sahi bu, kimin bu kadar acil ve hayati meselesi?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: