Prof. Dr. Yasin AKTAY

Bir söyleme kışkırtma var olsa da…

Ünlü Fransız felsefeci Michel Foucault”nun “söyleme kışkırtılma” adını verdiği bir baskı türü vardır. Belli dönemlerde, belli olaylar veya durumlar karşısında herkesin belli bir söyleme belli tutumlarla katılması beklenir. Beklenmek ne kelime, meşru söyleme dâhil olabilmek için belli söylemsel ritüellere herkes bir “itiraf” haletiyle katılmaya zorlanır.”İtiraf et ve kurtul!” veya “sen de söyle ve kendini kurtar” şeklinde özetlenebilecek bir baskı türü bu. Bir yanıyla belki de Şerif Mardin”in bir süre önce dile getirdiği “mahalle baskısı” nın bir türü.

Hüseyin Üzmez”in pedofili vakasının bir yerinde de böylesi bir söyleme kışkırtılmanın bulunduğu açık. Bu vak”a karşısında herkesin eline bir taş alarak Üzmez”e ve onun üzerinden Vakit Gazetesi”ne, hatta menzili biraz daha aşıp kime veya neye denk gelirse ona atmaya açık bir kışkırtmaya karşılık, en ufak bir ihtiyati temkin ve tereddüdü bile hemencecik mahkûm eden ortam, doğrusu bana çok ürkütücü geliyor.

Burada taşlamaya kışkırtanların birçoğunun Üzmez”den daha masum olup olmadıkları tabii ki önemli, ama sözkonusu olan bu değil. Sözkonusu olan bu vaka karşısında hiç bir ihtiyati tutuma tahammül göstermeden söyleme kışkırtan otoriter tavırlar. Bu tavırlar birçok olay karşısında devreye girip insanları bir acullük içinde fahiş hatalar yapmaya da sevk ediyor. Kabul edelim ki, tartışma seviyemiz, olaylara yaklaşım biçimimiz hiçbir bilgelik emaresi göstermiyor. Aramızdan büyük filozoflar, düşünürler çıkmadığı gibi, ortalama felsefi seviyemiz de kapıyı çalan imtihanlar karşısında çuvallamaktan kurtaracak bir durumda değil. Çoktan seçmeli testler çağında yaşıyoruz ve politik tavırlarımız konusunda bile tercihlerimizi önümüze konulan şıklar arasından yapıyoruz. Daha şimdiden Üzmez vakası bir birçok insanı birbirinin yüzüne bakamayacak hale getirdi.

Aslında Hüseyin Üzmez bir pedofili vakası olarak manşetlere düşmeden önce de 28 Şubat”ta Müslüm Gündüz olayındaki marifetleriyle yeterince inzar etmişti. Vakit Gazetesi”nde ve bazı televizyon programlarında sergilediği söylemleriyle daha az vahim bir vaka olmadığının işaretlerini nice zamandır yeterince veriyordu. Pedofili vakası olduğu bu şekilde ortaya çıkmadan çok önce bile Hüseyin Üzmez”in İslam söylemi her türlü hastalığı içinde barındırıyordu. Ama ya kendi kendine veya onu öne çıkartanlar tarafından emr-i vaki ile bir İslami temsil misyonu yükleniyordu.

Ona bu temsil misyonunun bilhassa Doğan ve diğer medya gruplarının kanalları tarafından verilmiş olması başlı başına üzerinde durulacak bir durum. Gerçekten ne Kanal 7 ne Samanyolu ne de İslami camianın diğer kanallarında eskiden beri Üzmez”in yer aldığı hiçbir tartışma programı hatırlamıyorum. Üzmez özellikle Doğan ve diğer medya gruplarının kanallarında arz-ı endam ettirilerek nasıl bir İslamcı kanaat önderi haline getirildi? Üstelik skandal bir adli tıp raporuyla tahliye edildikten sonra yine insanı çileden çıkaran beyanlarını yayınlayıp açıkça reklamını yapanlar da aynı kanallar.

Bununla birlikte, İslami camianın aslında bilerek veya bilmeyerek eskiden beri uygulamış olduğu bu boykota bir tek Vakit Gazetesi”nin bir istisna teşkil etmiş olduğu da bir gerçektir. Bunun nedeninin daha önceden sorulmamış olması, bu vaka dolayısıyla işin içine kimin ne kompleksi girmiş olursa olsun bu sorunun haklılığını, hatta gerekliliğini ortadan kaldırmıyor. Bu soruyu sormak için, Vakit gazetesinden bir özeleştiri, bir teberra, bir mahcubiyet beklentisini dile getirmek için değerli bilge insan Selahattin Çakırgil”in, Haksöz Dergisinden Rıdvan Kaya”nın veya “bir grup dindar kadının” ilan ettiği bildirinin söylediği gibi “birilerinin kuyruğuna takılmış olmak” gerekmiyor.

Hasımların dilinden de olsa bir adalet talebi sadır olmuşsa, bu talep karşısında bir cemaat gururu veya şovenizmi sergilemek, cemaatin rahmet ve bereketini yok eder.

Bir grup mütedeyyin kadının “hasmı sevindiriyor olma ihtimalini bir kompleks konusu yapmadan” vicdanlarının sesine kulak vererek yönelttikleri bir eleştiriye Vakit gazetesinin internet sayfasının sergilediği acul tepki maalesef sorunun sanılandan daha derin olduğunu gösteriyor. Neredeyse ortak aklın ve vicdanın hiç tereddüt etmeden de talep ettiği bu özeleştiriye karşılık “bu kadınların Hürriyet gazetesinden para aldıklarına dair bir söylentiye sığınmak” basitçe geçiştirilecek bir savunma değildir.

Her şeyden önce Hürriyet gazetesinden veya başka dış mihraklardan “para almadan” kendisine bir eleştirinin sadır olamayacağı varsayımı aşırı ve hak edilmemiş bir güvenin, bir kibrin ifadesi gibi duruyor. İkincisi, sözkonusu mütedeyyin kadınlardan birinin ifade ettiği gibi, bunu söylemenin başörtülü kadınların bir yerlerden (İran”dan, Suudi Arabistan”dan, şu veya bu cemaatlerden) para aldıkları için örtündüklerini söylemekten hiçbir farkı yok. Başörtülü kadınların, kendi iradeleriyle bir eylemde bulunamayacaklarına ilişkin laikçi fantezi-aşağılamanın, bu tavırla, bizzat Vakit Gazetesi tarafından sergileniyor olması ibretli bir durumdur.

Bırakınız her şeyi, iffetli kadınlara bu kadar kolay kast edilebildiği bir söyleme bu kadar kolay yol açılabildikten sonra hangi değerin mücadelesi verilebilir?

Bırakınız söylemsel kışkırtmaların varlığını, salt bu soruyla samimiyetle yüzleşmeye her halükarda değmez mi?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: