Prof. Dr. Yasin AKTAY

Bir sosyal aktör olarak din veya dini inançlar

Sosyoloji sosyal aktörlerin, yani insanların birbirleriyle etkileşimlerini, bu etkileşimler sonucunda ortaya çıkardıkları sosyal olay ve olguları ele alır. Bir kişinin kendi başına yaptığı ve sadece kendisini ilgilendiren, kendi bireyselliğiyle sınırla kalan bir davranış genellikle sosyal bir davranış olarak nitelenmez. O davranışın sosyal sayılabilmesi için başka birinin davranışına yönelmesi ve başka insanlarla bir etkileşim içinde olması gerekli görülür. Bu konuda tartışmalar var olsa da sosyolojik davranışın kabaca sınırlarını bu esas çerçevesinde görebiliriz. Bu durumda bir kişinin hiç kimseyi ilgilendirmeyen bir biçimde kendi başına dua etmesinin ne ölçüde sosyal bir eylem olduğu sorulabilir. Tamamen bireysel sınırlarda kalan bu davranışın sosyolojinin konusu olması için ya o duanın başkalarıyla da paylaşılan bir ortak inancı açığa çıkarması veya bu dua eyleminin bir araya getirdiği insanlarda yarattığı sosyalleşmeyi işaret etmesi gerekiyor. Her iki durumda insanlar arasında işleyen ortak anlayış bir dünya kurma sürecini de barındırır. Dua eyleminin bir anlamı olduğu ve bu eylem yoluyla dünyaya bir etkide bulunulabileceği ortak anlayışının kendisi dünyaya bir etkide bulunuyordur. Topluca yapılan duanın dünyanın algılanmasında ve inşasında özel bir etkisi vardır.

Sosyal eylem sadece eylemi fiziksel olarak yaptığı görülen bir insan mıdır, yoksa insanın inşa ettiği bir alan olarak kutsallıkların da bu eyleme bir katkıları varsayılabilir mi? Bu soru aslında daha ötede Allah için de sorulabilir. Sosyolojinin bir konusu olarak sosyal eylem için eylemi yapanın yönelmesi gereken başka bir insan eylemi gerekiyorsa insanın Tanrıyla kurduğu ilişki sosyal bir eylem sayılamaz mı? Dahası insanın etkisine inandığı ve bu yolla etkisine cevap verdiği bir inanç konusu olarak Tanrı sosyolojik anlamda bir sosyal aktör sayılabilir mi? Allah’a inanan bir insan için kuşkusuz bu soru anlamsız hatta yanlış bir sorudur. Allah tabii ki her şeyi belirliyordur ve her şeyin mutlak failidir. Ancak burada bahsettiğimiz bu değil, sosyolojik bir araştırmada tespit edilmek üzere, Allah’ın eylemidir. Marksist açıdan bakıldığında Allah veya genel olarak dini inanç ve tasavvurların insan eylemi üzerinde bir etkisi vardır ama bu etki zaten ekonomik üretim ilişkilerinin bir türevi olarak üstyapısal bir etkidir. Yani insan zaten kendi yaratmış olduğu tanrının etkisi altına girer. İnsan üretimi olan bir şeyin (emek veya düşüncenin) insanı etkileyecek bir noktaya gelmesi yabancılaşmanın bir başka örneğini ortaya koyar.

Doğrusu sosyolojik anlamda farklı Allah düşüncelerinin insanların hayatları üzerinde farklı etkileri oluyor. Farklı dini inançlar farklı eylem tarzlarını ortaya çıkarabiliyor. Bu dini inancın insan hayatı üzerindeki etkisini gösteriyor. Sonuçta dini inancı benimseyerek insanlar kendileri aktif bir tercih yapıyor olabilir. Ancak ortalıkta fiziksel olarak bulunmayan ama varlığı insanların benimsedikleri inançla şekillenen tanrı, tam da benimsenen şekline uygun olarak da insanları etkisi altına alır. Örneğin dünyada olup biten her şeyi insana hiç bir seçme gücü vermeksizin Tanrının yarattığını düşünen insanlarda bir tür kaderci, muhafazakâr ve sağcı davranış tarzı hâkim olur. Çünkü olup bitenlerde nasılsa bir etkileri olmayacaklarını düşündüklerinden olup biten her şeyin tanrının bir takdiri olduğu inancıyla hiç bir şeye itiraz etmemeyi doğru sayarlar. Oysa Allah’ın insanlara hem seçme gücü vermiş olduğunu ve yapılan her şeyden de sorumlu tutacağını, bu sorumluluğu yerine getirmeyenleri de cezalandıracağını düşünenlerden sosyal hayata daha aktif bir katılım beklenebilir. Bazı toplumların gelişmişlik seviyesi o yüzden doğrudan tanrı veya din anlayışlarına bağlanabiliyor.

O halde Tanrı veya din sonuçta insanın zihninde veya kalbinde olan bir konu olsa da insan davranışları üzerinde en azından bu yolla da olsa bir aktör olarak etkide bulunmaktadır. Belli dini inançlar ile belli toplumsal gelişmeler veya gelişmemeler arasında ilişkiler kurmak o yüzden sosyolojinin doğuşundan beri başvurulan yollardan biridir. Bu ilişkilendirme ışığında örneğin, bugün Türkiye’nin kendine özgü bir İslam anlayışının onun İslam dünyasındaki diğer ülkelere nazaran daha avantajlı kıldığı yönünde tezler geliştirilebilmektedir. Belli bir din anlayışının veya pratiğinin farklı toplumsal gelişmelere yol açması üzerine sayısız örnekler bulunabilir. Max Weber’in Protestanlığın, Werner Sombart’ınsa Yahudiliğin kapitalizmin gelişimindeki rolüne dikkat çekmiş olduğu bilinir. Aynı şekilde İslam dünyasının geri kalmışlığını İslam’ın bazı özelliklerine bağlayan açıklamalar da yapılmıştır. Ancak bu açıklamalar 19. Yüzyılın sonları ile 20. Yüzyılın Müslüman düşünürleri arasında önemli tepkilere yol açmıştır. Bu düşünürlere göre İslam dünyasının geri kalmışlığı İslam’a uymaktan değil, İslam’a uzaklaşmaktan kaynaklanmıştı. 

Hülasa, Dinin toplumsal etkisini araştırırken onu bir sosyolojik aktör sayabilir miyiz? Sosyolojik aktör belli bir toplumsal varlığı ve gerçekliği olan, yaptığı eylemle bir anlamlandırma ve niyet taşıyan bir varlıktır. Kuşkusuz din bir davranış örüntüsü olarak böyle bir aktör olma niteliğine sahip değil. Allah’a inanan biri için O mutlak aktördür, herşeyi zaten o yapıyor. Ancak sosyoloji bu inançla bir sorun yaşamasa da bu inançtan hareket ederek yapılmaz. Çünkü sosyolojinin ilgilendiği bu inancın nasıl bir etkiye yol açtığıdır. Dinin farklı toplumlarda çok güçlü işlevleri yerine getirdiği, en azından Max Weber’in Protestan Ahlakı ile kapitalizmin ruhu arasında bulduğu ilişkiden beri sosyolojik çevrelerde genel bir kabul görmektedir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: