Prof. Dr. Yasin AKTAY

Bir ihtimal daha vardı, o da Soçi’de yakalandı

Cumhurbaşkanı Erdoğan İdlib’e doğru adım adım yaklaşmakta olan bir insani trajedide umutların kesildiği anda ortaya koyduğu güçlü irade ile muhteşem bir iş çıkardı. Soçi’ye giderek Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile vardığı mutabakatla insanlık adına umutları yeniden yeşertti.


Putin’le vardığı mutabakatla İdlib’e askeri operasyon durduruldu. Rusya, Esed’in çatışmasızlık bölgesine saldırmamasını, Türkiye de ağır silahlardan arındırılmış muhaliflerin Rusya’ya veya rejim güçlerine bu noktadan saldırmamasını temin edecek. 15 Ekim’e kadar İdlib’de 15-20 km’ye kadar varan bir silahsızlanma bölgesi oluşturuluyor. Türkiye ve Rusya askerleri bu silahsızlanma bölgesinde ortak denetim yapacak.

Erdoğan Suriye krizinin başından itibaren sürdürdüğü insani siyaset çizgisi adına dün belki de en büyük kazanımı sağlamış oldu. Suriye krizinin başından beri Erdoğan’ın öncülüğünü yaptığı siyasetin temel esası masum sivil kayıpların önlenmesi, insanların yurtlarını terk etmek zorunda kalmaması ve Esed zulmünden kaçmak zorunda kalanların haklarının zayi olmamasıydı.

Bugün Esed zulmünden kaçanların Suriye toprakları içinde sığınıp nefes alabildikleri tek yerdir İdlib. Bu yüzden nüfusu bir milyon olan bölge kısa zamanda 3,5-4 milyon insanın yaşadığı kalabalık bir bölge haline geldi. Bu nüfus Esed rejimi, Hizbullah veya DAEŞ ve PYD gibi terör örgütlerinin etnik temizlik operasyonlarından canlarını kurtararak buraya sığınmış insanlardan oluşuyor. Bunların büyük çoğunluğu rejime muhalif elbet, çünkü rejimin mağduru.

Rejimin muhaliflerine tek davranış biçimi ya katletmek, ya hapse atıp en ağır şatlarda insanlık onurunu yerlerde süründüren işkencelerle canlarından bezdirmek veya hapishanelerde çürütmek. O yüzden Esed’e karşı silahlı mücadele Suriye halkının en doğal hakkı, hatta tek çaresi haline gelmişti.

Suriye halkına rejime isyan meşruiyetini ve haklılığını bizzat Esed’in zulmü vermiş oldu. Bu hak ve meşruiyet bütün dünya tarafından tanınmış durumda. Durum çok iyi bilindiği için Rusya tarafından da tanınmıştı bu hak. Rusya’nın tanıdığını Suriye’de canice katliam ve terör aygıtına dönüşmüş olan Hizbullah’ı destekleyen İran da kabul etmek zorunda kalmıştı.

O yüzden Astana’da başlayan müzakerelerde Esed’e karşı haklı isyanıyla silaha sarılmış olanlar masaya oturan meşru bir taraf olarak kabul edildiler.

Oysa İdlib’de adım adım yaklaşmaktayken son anda Türkiye’nin ısrarıyla durdurulan süreç Astana’da kazanılan zamanın fırsatçı bir değerlendirmesinden başka bir şey değildi. Rus yetkilileri Esed rejiminin dışında silah taşıyan herkesi terörist olarak değerlendireceklerini söyleyerek Astana’nın ruhunu da gömmeye kalkıştılar.

Türkiye’ye düşen aslında Astana’daki mutabakatı hatırlatmaktan öte bir şey değildi. Ancak Esed ve onu destekleyen İran İdlib’e kadar kovalamış oldukları muhalifleri yok etme fırsatı yakalamış olduklarını düşünerek büyük bir iştahla olaya yaklaşırken verdikleri sözleri unuttular. Böylece bir kez daha Esed rejimi ne kadar güvenilmez olduğunu göstermiş oldu.

Bir kez daha en net biçimde anlaşılıyor ki, Suriye vatandaşlarını Esed’e karşı koruyacak tek garanti Esed’in nüfuzunu kırmaktan, onu Suriyelilerden uzak tutmaktan geçiyor. Bugün bir şekilde kontrol altında tuttuğu yerlerde maalesef muhaliflerine Şebbihası veya muhaberatı eliyle nasıl davrandığını kontrol edecek hiçbir mekanizma yok, ama her gün yüzlerce kişinin kaybı, tutuklanması, öldürülmesi, hapishanelerde ağır işkence şartlarından dolayı ölümüyle ilgili haberler geliyor.

Soçi’de varılan mutabakat aslında Türkiye’nin Tahran zirvesinde varmayı umduğu bir sonuçtu. Oysa on gün önce Tahran’da bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden zirve bir umut vermekten çok uzaktı. O kadar ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Tahran dönüşünde sözlerine yansıyan derin hayal kırıklığı İdlib’te de trajedinin eli kulağında olduğu yönünde bir karamsarlık yayıyordu. Görünen kadarıyla muhtemel bir saldırı karşısında yaşanabilecek insani kayıplar, göçler, bunların faturasının Türkiye tarafından ödenecek olması İran veya Rusya’nın umurunda bile değildi. Ama bu konuda yine de diyaloğa Rusya’nın daha açık durduğu da görülüyordu.

Erdoğan pes etmedi ve yıllardır özellikle Rusya ile yürüttüğü diplomasi tarzından sonuç almak üzere ısrar etti. Aslına bakarsanız Erdoğan’ın yaptığı, şimdiye kadar yürüttüğü kendine özgü dış politikanın semeresini almaktan ibaretti.

Bu sonucun on gün kadar önce İran liderinin de katıldığı Zirve’de değil de Putin ile ikili görüşmede alınmış olması, üzerinde durulması gereken bir konu elbet. İran’ın siyasi ve dini yöneliminin insani hassasiyetlerden bu kadar arınmış olması da elbette gerek din adına gerek İran’ın temsil ettiği değerler adına düşündürücü bir olay.

Neticede Esed’in hiçbir kıymeti harbiyesinin olmadığı ve Rusya’nın neredeyse tek belirleyici olduğu bir kez daha görülen sahada tam bu aşamada İran’ın Erdoğan’ın temsil ettiği değerlere bir nebze prim vermesi İran’a hiçbir şey kaybettirmez ama çok şey kazandırırdı. Keşke başka türlü davranabilseydi.

Soçi’de varılan mutabakatın kuşkusuz bir çok yansıması olacaktır.

Erdoğan, bu olayla temsil ettiği bütün değerlere karşı samimiyetini, kararlılığını bir kez daha kanıtlayarak başta Arap dünyasında tekrar büyük bir takdir toplamıştır. Ancak neticesi Avrupa’ya da büyük bir fatura çıkaracağı için AB merkezlerinden büyük bir endişeyle takip edilen bir insani trajediyi durdurmakla Avrupa’da da minnettarlık duygusu uyandırmıştır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: