Prof. Dr. Yasin AKTAY

Bir hilal uğruna batan güneşlerden biri: Libyalı Şeyh Abdülazim

Başka bir hikaye anlatmak istiyordum bugün. Türkiye’de yaşamakta olan bazı Yemenli ve Suriyelilerin Türkiye’nin ürünlerinin özellikle Arap dünyasına tanıtılması ve pazarlanıp satılması hususunda yapmakta olduğu çok önemli bir katkıyı anlatacaktım. Malum Türk ürünlerine yönelik Arap dünyasında müthiş bir rağbet var.


Yöneticilerin tutumu ne olursa olsun, halklar nezdindeki büyük sempati üzerine çok şeyler söyleniyor da bunun Türkiye’ye nasıl bir faydası oluyor, buna dair çok güzel, somut örneklerden bahsedecektim. Başka bir gelişme oldu, bunu yazmayı sonraya bırakacak bir etki yaptı bende.

Dün Libyalı dostlarımızdan Mostafa Sagozly’nin attığı bir mesajın uzun süre etkisi altında kaldım. Attığı mesaj bir vefat haberiydi. Hepimiz Allah’ten geldik, ona aitiz ve hepimiz O’na döneceğiz. Kaçış yok, başka bir son yok ve gidecek başka bir yer de yok. Ama O’na vasıl olma biçimimiz aramızdaki farkları da ortaya koyuyor. Nasıl yaşıyorsak öyle ölüyoruz ve O’na nasıl vasıl oluyorsak da öyle muamele göreceğimiz çok açık.

Bu sefer Allah’a vasıl olan zat Libya devriminin çok sevilen isimlerinden, Bingazi mücahitlerinden Abdülazim Milat Elfaravi. Evvelki akşam saatlerinde Arnavutköy Karaburun Sahili’nde çocuklarıyla birlikte piknikteyken denizde boğulma tehlikesi geçirmekte olduğu 2 vatandaşımızı kurtarmak üzere, hiç düşünmeden ve üstündeki kıyafetleri bile çıkarmadan atılarak kurtaran Abdülazim, vatandaşlarımızı kurtarmış kurtarmasına ama bu esnada bitkin duruma düştüğü için dalgalara kapılmış, uzun süre boğuştuktan sonra dalgalara yenik düşmüş, kurtarmaya gelen ekipler tarafından kıyıya çıkarıldığında onun için çok geç olmuş.

Kurtardığı kişilerin sağlık durumu iyi ancak kendisi geçirdiği iç kanama neticesinde yapılan bütün müdahalelere rağmen ruhunu teslim etmiş.

Libyalı Abdülazim hakikaten tam da yaşadığı gibi ölmüş. Ölümünden geriye doğru hayatını izlediğinizde bu muhteşem uyumu son derece çarpıcı bir biçimde görüyorsunuz. Son yaptığı, insanlar için hayatını ilk defa ortaya koyuşu değil. Daha önce de Libya’yı esir almaya çalışan eski General Hafter’i karşı verdiği mücadeleyle çok iyi bilinen bir isimdi. Bu esnada bir çok insanın hayatını kurtarmış olduğu dilden dile dolaşıyordu.

Yakın zamanlarda karaciğer nakli ihtiyacı olan birine karaciğerinden bir parça bağışlamış. Bu bağıştan dolayı kendisi fenalaşmış ve bir süre tedavi görmüş. Nasıl bir ciğer ve yürek taşıyorsa bu ameliyatı ve hastalığı yaşamış haliyle böyle bir işe en son girişmesi gereken biri olmalıydı. 49 yaşındaydı ve bu ameliyatı geçirmiş olduğu için kendini sakınması gerekirken gösterdiği gayretin kahramanlık boyutunu ifade edecek kelimeler zor bulunur.

8 çocuklu Abdülazim’in hikayesi medyamıza niyeyse fazla yansımadı, oysa olayın azameti yere göğe sığmayacak boyutlarda. Hani bir hilal uğruna batmayı göze almış güneşlerden biri gibi.

Neden kötü örnekler medyamızda, gündemimizde daha fazla yer kaplama fırsatı bulabiliyor? Neden kötülükler daha fazla seyyal dünyamızda? Geçtiğimiz günlerde “başkaları için ağlayan” bir örnekten bahsetmiştim. Ne kadar da yüreklerimize su serpmiş, insanlık ölmemiş dedirtmiş de insanlığa dair kuruyan umutlarımızı sulamıştı o olay. Bu olayda kuşkusuz çok daha fazlası var. Hiç tanımadığı başkası için kendi hayatını ortaya koyanlar, insanlığın yeri geldiğinde nasıl bir güneş gibi parlama potansiyeli taşıdığını da söylemiyor mu size?

Abdülazim Bingazi’de doğmuş 8 çocuk babası, Libya Vakıflar Bakanlığına bağlı olarak çalışan bir İmam-Hatip idi. Ama bu asıl mesleği değildi. Deniz fakültesinden mezun olduktan sonra Gemi kaptanı olarak uzun süre çalışmış. 2011 Libya devriminde çok büyük rol üstlenmiş bir isimdi. Verdiği vaazları dinlemek için Libya’nın her tarafından binlerce insan vaaz verdiği mescide koşuyordu. Bir ara Hafter tarafından tutuklanarak Pirsis hapishanesine konulan Abdülazim, 7 ay süren ağır işkencelerden sonra sağlık koşulları gittikçe kötüleştiği için Mayıs 2015 yılında kendi doğduğu topraklardan uzaklaşmak şartıyla serbest bırakıldı. Bunun üzerine hem de tedavi görmek için Libya’dan çıkıp Türkiye’ye gelen Abdülazim, Türkiye’ye yerleşip Libyalılar okulunda imam-hatip hizmetlerinde bulunuyor ve bazı Türk vakıflarına hafızlık konularında destekte bulunuyordu.

Ülkesinde yaşamakta olduğu sıkıntılardan dolayı Türkiye’de son zamanlarda melce bulan milyonlarca Arap’tan biriydi. Ülkesindeki savaştan kaçmamış, orada da yapacağını yapmış ve sonuçta Türkiye’ye gelmiş. Sahilde sekiz çocuğu ve eşiyle birlikte piknik yapmaktayken onunla birlikte boğulan iki gence şahit olan belki onlarca veya yüzlerce kişiden de biriydi. Ama onların hiç birinin yapmadığını yapıp, elbiselerini bile çıkarmaya zaman ayırmadan can kurtarmaya koşan tek kişi o olmuş. Üstelik hasta haliyle.

Tanıyanlar için o, Şeyh Abdülazim’di, çünkü ilim ehliydi, muallimdi, ilmiyle de amel eden faziletli insanlardandı.

Sadece bu olay üzerinden gitsek, biz kimiz, neyimiz var, bize ait olan ne, bizden olan kim, bize uzak olan ne? Uzansak o meşum sorulara ve bu dünyada neyin mücadelesini ne için verdiğimize dönüp tekrar tekrar baksak çok şeye şahit olmaz mıyız?

Şeyh Abdülazim’in kendisi çok şeye şahit olmuş belli ki, Allah bu şahitliğine şehadet versin.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: