Prof. Dr. Yasin AKTAY

Bir dem gelir, neler neler olur

28 Şubat operasyonları devam ettikçe 15 yıl önce gerçekleşen “postmodern darbe”ye dair yeni yeni bilgiler ve değerlendirmeler de ortay yere dökülüyor. Aslında “yeni bilgiler” dediğime bakmayın, henüz o sürece dair, o esnada gözü kulağı açık olanın bilmediği bir bilgi çıkmış değil. Ama ah, “bilgi”nin bir de tuhaf tarafı budur. Bilginin birileri tarafından biliniyor olması yetmiyor, onun bir de “geçerlilik” payesine de sahip olması gerekiyor. Bu da o bilgiyi değerlendirecek, o bilgiye sahip çıkıp yükseltecek bir güçle ilgilidir.

28 Şubat”ta yapılanların apaçık bir suç olduğu ve normal bir hukuk devletinde yargılanıp hesabı en ağır şekilde sorulacak insanlık ayıbı türünden şeyler olduğunu o günlerde de yazanlar oldu. Fişlemeler, başörtüsü yasakları, katsayı uygulaması, asker-medya, asker-yargı ve üniversite arasında o günlerde bir norm gibi sergilen ilişkilerin normal demokratik ortamlarda “ahlaksız ilişkiler” olarak nitelenmekten asla kurtulamayacağını bilenler biliyor, dilendiriyordu da, yine de bir tek kendileri söylediklerini duyabiliyorlardı.

Bugün tam da o normalleşmeyi yaşıyoruz ve o gün olup bitenlere, yapılanlara seyirci olanlar hatta destekleyenler bile bugün “aa bunları da mı yapmışlar!” şaşkınlıklarını seyrediyoruz. İşin gerçeği bu şaşkınlıklar gerçekten de çok sahici olabilir. Sürecin ideolojik-ayartı etkisine maruz kalan kitleler o gün gerçekleri bu kadar açık bilemiyorlardı. Birçoğu gerçekten de nerede durduğunu, durduğu yerin onu nereye götürdüğünü bilmiyordu. Gaflet ve delalet böyle bir şeydir zaten: İnsanlara tuttukları yer ve yol kendilerine hoş gösterilmiştir.

O yüzden hakikat galip geldiğinde insanların o hakikatin ışığı altında bazı şeyleri başka türlü görmesi gayet insani bir durumdur. Yunus”un dediği gibi “bir dem gelir” insan türlü türlü hallere girer.

Biraz da insan gaflet ve delaletle maluldür ve 28 Şubat operasyonu insanların aklını başından alan son derece şeytani bir işti.

O yüzden 28 Şubat suçuna açıkça ve taammüden iştirak edenlerle o suçun bir yerinden iştirakçisi de olsa bile bir yerinden de malulü olan işbirlikçileri arasında bir ayırım, hukukîdir. Vicdanen elbette ki herkesin bir muhasebe borcu bugün ortaya çıkan ve artık görmezden gelinemeyen hakikat ışığında hatırlanmalı veya hatırlatılmalıdır. Bugünlerde bu işin cadı avına dönüşmemesi uyarısı yapanların bir çoğu aslında basitçe o zamanlar kendi yaptıklarını tarif ediyor. Diğer yandan bugün daha yeni başlamış olan adalet sürecinde aslında kendi yaptıklarını andıracak en ufak bir durum veya uygulama yok. Ama muhtemelen kendi yaptıklarını bugün “adalet ve hakikat” aynasında görüp hatırladıkça kendi zihinlerinde buna karşı biçtikleri adil cezanın onları korkutuyor olması gayet normal. Bu bir psikoloji işidir ve suçlunun içine Allah”ın koyduğu bir “intikam” korkusu adl-i ilahinin bir tezahürüdür. Kendi yaptıklarının başlarına gelmesine dair bir korku aslında yersiz de olsa onları rahatlatacak şeyler söylemeye hiç gerek yok.

28 ŞUBAT”IN ULUSLAR ARASI BAĞLANTILARI

Bu arada 28 Şubat”ın dış desteği hususunda da otaya serilen bilgilerin hiç biri yeni değil. O günlerde de bu işin İsrail ve ABD”daki bazı lobilerce destekleniyor olduğu biliniyor ve yazılıyordu. 28 Şubatçıların İsrail ile olan sıkı fıkı ilişkileri ve İsrail”in Refahyol hükümetinden hiç de hazzetmiyor olduğu ayan beyan ortadaydı. Ancak bugünlerde ve darbelerle ilgili bütün değerlendirmelerde bu ilişkilerin gündeme gelme biçiminde en azından şöyle iki sorun var:

1. Darbelerin uluslar arası bağlantıları vurgusu bir miktar Türkiye”nin anlı şanlı yerli darbeci unsurlarını biraz çaresiz uygulayıcılar konumuna indirgiyor ki, bu bir yandan onları aklamaya ve hatta anlayışla karşılamaya yararken bütün suçu ve rolü uluslar arası aktörlere atmayı ima ediyor. Açıkçası bu da yerli-ulusalcı darbecilerin bu süreçlerdeki haklarının ihlali anlamına geliyor.

“Onların haklarının tasası sana mı düştü?” demeyecekseniz, bunun şöyle bir sakıncasının altını çizeyim. Bir defa Türkiye”nin İttihat Terakki”den beri gelen bir darbe-entrika geleneği var ve bu gelenek hiçbir uluslar arası destek bulamasa da kendi hükmünü icra etmekten hiçbir zaman geri durmadı. Bu Türkiye”nin kendi tarihsel ve sosyolojik derinliklerinde yeterince güçlü bir darbeci kültür oluşturmuştur ancak bu kültürün bile bir darbe ortamı bulabilmesi için işi yeterince pişirmiş ortamı yeterince hazırlamış olması gerekmiştir.

Ortamı hazırlamak için şart koşulan tek şey de hiçbir zaman sadece dış destek olmamıştır. Yapılacak darbenin toplumsal meşruiyeti aranmıştır her zaman ve toplumda bir meşruiyeti yoksa hiçbir uluslar arası destek böyle bir darbenin kotarılmasını sağlayamamıştır. “12 Eylül”den önce Güvenpark”ta şöyle güçlü bir grup “darbeye hayır!” diye yürümüş olsaydı”, onun bile kendilerini darbe kararlarından alıkoyacağını bizzat Kenan Evren itiraf etmişti. Aynı şekilde “Erbakan bize biraz ters davransaydı yapacaklarımızın çoğunu yapamayacaktık” diyen de 28 Şubat”ın kudretli paşalarından Güven Erkaya idi.

Daha önce de söylemiştik, 27 Nisan”ın bir darbe olarak kemaline ermemesinde sadece NATO desteğinin eksik olması mı rol oynadı yoksa hükümetin 28 Nisan karşı-bildirisi mi darbecilerin bütün ayarlarını bozdu? Oysa Cengiz Çandar”ın bahsettiği 28 Şubat”tan sonra ABD”de yapılanlara benzer toplantılar 27 Nisan öncesinde de gerçekleşmişti. ABD”de o gün de neo-Conlar iktidardaydı ve onlara yakın Hudson Enstitüsü”nde yapılan toplantı başka bir dizi toplantıdan sadece biriydi ve tek gündem maddesi AK Parti”nin askerler eliyle nasıl götürüleceğiydi. Bugünden bakarak konjonktür uygunluğuna dair değerlendirmeler her türlü yapılabilir. Ama ABD istemediği için darbe olmadı demek o günlerin nasıl da çabuk unutulduğunu gösteriyor.

2. Buradan yerimizi biraz daha zorlayarak, ikinci noktanın altını çizmeye geçebiliriz. Darbelerde ABD”nin veya uluslar arası güçlerin rolüne odaklandıkça ülke içi sınırlı-sorumlu etiyle kemiğiyle insan olan aktörlerin payını hiçlemiş ve bütün siyasetin merkezine sadece ABD”yi koymuş oluruz. Bu da ciddi bir siyasi itikat sorunu oluşturuyor. ABD”yi veya İsrail”i kötülerken gücünü haddinden fazla abartmak neyse de, bu abartı bizim siyaset ve eylem niyetimizi veya inancımızı felç ediyor. Oysa ne olursa olsun, biz sağlam durduğumuzda hiç kimsenin bu ülkede yapabileceği bir şey yoktur demek gerekiyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: