Prof. Dr. Yasin AKTAY

Bir anayasa için sosyolojik şartlar

Osmanlı Kanun-u Esasisi koca bir imparatorluğun yükseliş aşamasına değil, tam tersine her geçen gün zayıflamakta olan, dış müdahalelere açık hale gelmiş olan ve rakipleri karşısında avantajlarını giderek yitirmeye yüz tutmuş olan bir imparatorluğun çözülme aşamasına denk geliyordu. Dört bir yanda, arka arkaya yaşanan yenilgiler, gerilemeler altı yüzyılını tamamlamak üzere olan büyük Osmanlı Devleti’nde herkeste bu kötü gidişata teşhis ve çareler bulma konusunda ağır endişeler baş göstermişti.

Said Halim Paşa bu endişeli durumun Osmanlı aydınlarında ve devlet ricalinde vahim hatalar için bir ortam da oluşturduğunu düşünüyordu. Ona göre bunlar aslında büyük ölçüde kendilerinde kökleşmiş bazı hastalıkları devlete atfetmekle ilk büyük hatayı yapıyorlardı. Sonra bu hastalığı teşhis etmek için kendilerini tanımak ve incelemek yerine tıp kitaplarını okuyup kendi hastalıklarına çareler bulmanın yollarını arıyorlardı. Okudukları kitaplarda gördükleri her hastalığı kendilerine de yakıştırmak nasıl bir bozuk ruh hali içinde olduklarını gösteriyordu aslında.

Bu bozuk ruh halinin en büyük nedeni de kendilerini tanımak yolunda “olayın özüne gidememeleri” idi. Yani kendilerini doğrudan tanımanın en kestirme, en dolaysız yolundan uzaklaşmaları, kendilerini tanımak için araya batılı bir gözü, merceği veya perdeyi koymuş olmalarıydı. Batıyı öğrenmek, Batının fazlası olan bilgiyi, tekniği almak için Avrupa’ya gönderilmiş olan Osmanlı aydını ve devlet ricali oradan bir de göz almış bulunuyor, kendine o gözle bakıyor, dolayısıyla kendi hastalıklarını da ilk elde o gözle teşhis ediyordu. O yüzden gerçekten kendi vücudunda yaşanan hadiseleri çektiği acılardan duyduğu hissiyattan aldığı intibalarla değil o gözle okuduğu kitaplardan çıkardığı neticelere göre karar veriyordu.

“Mesela bir Kanun-u Esasi’nin bütün sorunlarımıza çare olabileceği, ilan edildiği andan itibaren mesihi bir etki yaparak toplumun siyasi ve iktisadi durumunu akşamdan sabaha değiştirecek mucizeli bir kudrete sahip olduğunu, pek bayağı olan iç çekişmelerimizi bize unutturacağını ve hepimizi yalnız Osmanlı vatanının şan ve azametini düşünen necip ve büyük bir Osmanlı ailesi halinde birleştirip kaynaştıracağını ummuştuk.

Oysa daha ilk seneden itibaren bütün bu tatlı ümitler ve güzel hayaller uçup gitmiştir. Kanun-u Esasimizin bize bahşettiği haklar ve serbestlik, Sultan Abdülhamit idaresinin fevkalade arttırdığı kötü alışkanlıklarımızı, çekinmeden tatbik etmekliğimizden başka bir netice vermedi. Herkes daha fazla huzur ve selamete kavuşacağını ummuştu. Aksine olarak herkesin huzursuzluğu arttı ve kendisini eskisinden daha fazla fenalığa uğramış buldu. Çünkü herkes cür’etini arttırmış, başkalarının hakkına hiç çekinmeden tecavüz etmeye başlamıştı. Milliyet mücadeleleri, ırk ve rekabetleri gitgide artarak Osmanlılar arasında bir ülkü birliği bırakmadı.”

Oysa Kanun-u Esasi’nin nihai amacı toplumsal birliği sağlamak, siyaset biliminin meşhur deyimiyle siyasal beden bütünlüğünü ve sağlığını en iyi şekilde temin etmekten başkası değildi. İhtiyarlamakta olan bir bedenin eli ayağı tutmaz hale gelmiş ama yapılacak bir müdahaleyle belki sağlığına kavuşturulacak, bütünlük tekrar tesis ve temin edilebilecekti. Ama o Kanun-u Esasi tecrübesi kötü bir tecrübeydi ve Paşa’ya göre bunun en önemli sebebi “bizce yapılması zararlı olan, yahut yapılmasına imkan olmayan şeyleri yapmak istemiş olmamızdı.” Çünkü biz, en mükemmel ve en muktedir unsurlarımızdan istifade edemiyoruz, çünkü ıslahat adı altında durmadan memlekete sokulan kötü ve ahmakça yeniliklerden istifade imkanı olmadığı halde, en iyi adamlarımızı bunların tatbikine mecbur ederek gayret ve çalışmalarını heba etmekteyiz. Çünkü reformcularımız, insanların kanun ve nizamlar için değil, kanun ve nizamların insanlar için meydana getirilmiş olduğunu hiçbir zaman anlayamamışlardır.

Said Halim Paşa’ya göre bütün bu uyumsuzluğun ve başarısızlığın sebebi Kanun-u Esasi’nin ruhunun bir tercüme olmasından kaynaklanıyordu. Memleketin siyasi ve içtimai durumu, halet-i ruhiyesi, inanç ve gelenekleri ile asla uyuşamaz, hatta Osmanlı milli varlığı için ciddi bir tehlike halini almamıştır. Çünkü Kanun-u Esasi’yi düzenleyip vazedenler, memleketi asla dikkate almamışlar, hafızalarında nasılsa kalabilmiş bazı dağınık bilgi ve teorilerin memlekete saadet getireceği kuruntusuna düşmüşlerdi. Böyle bir kuruntudan hareket ettiklerinde ortaya koyacakları tek eser gerçeklerden uzak değersiz bir eser olmaktan, batı anayasalarının yarım yamalak bir taklidini ithal etmekten başkası olamazdı zaten.

Böylece Paşa’ya göre Kanun-u Esasi’nin başarısızlığının altında yatan tek neden “yabancı kanun ve kurumların kabulü ve ithalinin muhtaç olduğumuz yenilik ve gelişmeyi sağlayacağına inanmak”tan başkası değildi.

Oysa bir anayasa her şeyden önce bir toplumun kendi içinden, kendin dilinden, kendi gerçeklerinden hareket eden toplumun unsurlarının aralarındaki bir sözleşmeden ibarettir. Toplumun kendi unsurlarının aralarında hiçbir tartışma ve diyalog bulunmaksızın, bazı memur tabakasının kendi aralarındaki batıcı fikir ve evhamın bir neticesi, kendi psikolojik sorunlarının bir yansıması olarak ortaya çıkan bir metnin anayasa görevini yerine getirmesi tabiatı itibariyle imkansızdı.

Herhangi bir anayasanın gerektirdiği sosyolojik koşullar bundan ibaret değildi tabi. Said Halim Paşa Kanun-u Esasi örneğinde dikkat edilmeyen sosyolojik koşulları Osmanlı ve Avrupa toplumları arasında karşılaştırmalı olarak ortaya koyuyor. Bunlar da kesinlikle unutulmaması gereken uyarılardı. Nasipse devam ederiz..

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: