Prof. Dr. Yasin AKTAY

Başkalarını bu kadar kolay aldatan seni de aldatır

28 Şubat’ın 18. yıldönümünde hafızalar ister istemez o günlerde kimin nerede ne yaptığına, nerede durduğuna gitti. Bu hafızayı fazla yormayı gerektirmeyecek kadar hemen hatırlanan, Gülen’in ortaya koyduğu fark idi. Her gün merkez medya, askerden ve yargıdan aldığı gazla mütedeyyin insanlar hakkında türlü iftiralarla, fırıldaklarla kampanyalar yürütüp bütün mütedeyyin insanları bunaltırken aynı zamanda onların aynı duygu ikliminde birleşmelerini de belki farkına varmadan sağlamış oluyordu. O duygu ikliminden Gülen’in hizmet hareketine mensup insanlar da uzak kalamıyor, Erbakan’a ve diğerlerine yönelen bütün saldırıları üzerlerine alınmaktan kendilerini alamıyorlardı. O yüzden hocaefendilerinin bir gün merkez medyanın en merkez kanalına çıkarak Erbakan hakkında sarf ettiği sözler bir anda derin bir fark ortaya koyunca bu konuda ilk büyük hayal kırıklığını o dönemin samimi hizmet mensuplarının yaşamış olduğunu biliyoruz. Harekete mensup bir çok insan o günlerde durumu ancak “öteki tarafa takiyye” gibi argümanlarla açıklamak zorunda kalıyordu. Bülent Ecevit’in kulağına kadar gitmişti bu savunma da çok manidar bir cevapla karşılamıştı: “Olsun, takiyye bile yapıyorlarsa, bunun onları zamanla korunmak için göründükleri şeye dönüştürmesi kaçınılmazdır”. Ecevit’in ağzından böylece İslami eylem teorisinin veya amel-iman bütünlüğünün en veciz ifadelerini, tabi kendi cephesi açısından duyacağımız varmış: “İnandığınız gibi yaşamıyorsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız”. Sonradan uzunca sohbet etme fırsatı bulduğum harekete mensup biri, Hocaefendi’nin, her ne kadar Ecevit’in DSP’sine oy vermeyi hareketin mensuplarına tavsiye etmiş gibi görünmüşse de aslında perde arkasında tam tersini yaptığını ve bu yüzden hiç bir hizmet mensubunun oyunun DSP’ye nasip olmadığını, bu savunmacı ruhla bir çırpıda anlatmıştı. Tabii benim o zaman da aklıma düşen şey, bu kadar çok alışkanlık haline gelen takiyyede kime ne söylendiğine kimsenin emin olmaması gerektiğidir. Sohbet ettiğim hizmet mensubunun hocasından böyle bir beyana şahit olduğundan hiç kuşkulanmadım, ama bu kadar çok kademeli ve çeşitli odaklara bu kadar çok farklı konuşmanın bir yerde patlak vermesinin mukadder olduğunu düşündüm. Hareketin içinde bu kadar çok farklı söylem düzeyine rağmen bu kadar güçlü bir güvenin nasıl kalabildiği, düşündürücü. Harekette kalmaya devam edenler, belli ki hocanın kendilerini değil, başkalarını adattığını düşünüyorlar ve böyle olduğu sürece bir sorun görmüyorlar. Hatta muhtemelen her aldatma, kandırma operasyonundan sonra hocanın kerametine, marifetlerine, becerisine olan hayranlık daha da artıyordur. Bu marifetin sadece başkalarına gösterildiğini düşünüyorlar belli ki, ama sorun, buna nasıl bu kadar emin olabildikleridir. Zira “başkalarını” bu kadar çok kolay ve ustaca aldatabilenlerin sizi de aldatması çok kuvvetle muhtemeldir.

SEN OKUL AÇTIN DİYE DEĞİL, KARDEŞ…

Bunca yaşanandan sonra hala sosyal ortamda veya gazete köşelerinde hükümetin kendilerine karşı yürüttüğü mücadelenin yürütülen okul, eğitim, Türkiye’yi dışarıda tanıtma faaliyetleri olduğunu ve bunu anlamlandıramadıklarını yazabiliyorlar. Küçük küçük dramlar eşliğinde, yaşanan hizmet faaliyetleri, yurtdışındaki okullardaki faaliyetler ballandıra ballandıra anlatıyor ve sonra bunların neresine itiraz edildiğini soruyorlar? Sanki 17-25 Aralık sonrası başlayan bütün karşı-operasyonlar hükümetin durduk yerde bu eğitim faaliyetlerini kafaya takmış olmasından kaynaklanmış gibi.

Dün Zaman Gazetesi’nde benim ismim de verilerek yıllar önce Kamboçya’daki bir okulu ziyaretime de atıfla, “bu okulları siz de gezdiniz, övdünüz” diyerek bugünkü tutumumuzu anlamazdan gelen bir yazı yayınlandı. İtiraf edeyim ki, 2006 Ocak ayında Kamboçya’daki okul açılışına aldığımız davet üzere yaptığımız ziyarette, o okulu kuran Yusuf Güleker’in hikayesinden çok etkilenmiştim. Kendi memleketinde kebapçı dükkanı bile açma tecrübesi olmayan birinin gidip Kamboçya’da bir okul açabilmiş olması neresinden bakarsanız destansı bir başarı hikayesi olarak görülmeye değerdi. Ama orada o şekilde kalsaydı… Sonradan o el emeği göz nuru faaliyetler üzerine, o eğitim kahramanlarının duygularıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan ahlaksız bir iktidar programı kurulmamış olsaydı… Ne yazık ki o güzel kalabilecek faaliyetlerin bu şekilde hoyratça harcanmış olmasını o eğitim neferlerinin kabullenmesi de kolay değil.

Ben o tür destansı mücadeleler vermiş olanların bugün olanları anlamakta veya kabullenmekte yaşayabilecekleri zorluğu anlayabiliyorum. Kolay değil, bu kadar zorlu bir mücadeleyle, özenle, bezenle kurulmuş olan bir zihinsel ve duygusal dünyanın böylesi bir sert dönüşle yıkılması. Onların olup bitenlere inanası gelmiyor olması psikolojik olarak kuvvetle muhtemeldir ve bu da anlaşılabilir bir durumdur. Allah kolaylık versin, kolay değil. Ancak kolay olmaması mevcut tavırları, olup bitenlere bu kadar bigane kalmayı haklılaştırmıyor.

Yusuf Güleker’e bir daha hatırlatırım, keşke senin o destansı hikayene bu şekilde dokunulmasaydı. Ama inan ona dokunan ne ben, ne Şamil Tayyar ne Naci Bostancı ne de Recep Tayyip Erdoğan. O hikayeyi cömertçe israf eden, çarçur eden bizzat Gülen. Konunun senin o okulunla, o okul faaliyetlerinle ilgisi yok. Konu seninki gibi nice samimi, fedakar ve yürekli emeklerin müsrifçe değerlendirilmesi ve dünyadaki bütün mazlumların ve Müslümanların kalbinde taht kurmuş bir hükümete karşı sinsi bir darbe teşebbüsü için malzeme olarak kullanılmasıdır. Ne olursun sen de bunu anla artık. Zor ama imkansız değil. Zorluğu sevabını daha da artıracaktır, inan.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: