Prof. Dr. Yasin AKTAY

BAE Türkiye’ye şart ileri süreceğine hesap vermeli

Körfez İşbirliği Konseyi’nin Suudi Arabistan’ın Ula şehrinde gerçekleşen olağan zirvesi 3,5 yıldır diğer üyelerin Katar’la yaşadıkları sorunu hal yoluna koyarak sonuçlanmıştı. Bu gelişme üzerine en çok sorulan konu bunun Türkiye ile ilişkilere nasıl etki edeceğiydi. Katar’ın Körfez’in diğer ülkeleriyle ilişkilerini düzeltmesi Türkiye’den uzaklaşmasını mı gerektirecek? Veya bu anlaşmaya Türkiye’nin bakışı ne olacaktı?

Her şeyden önce Körfez’de barışın tesisi, anlaşmazlıkların giderilmesi Türkiye’nin hilafına olan bir konu değil. Türkiye baştan beri Körfez ülkeleri arasında böylesi bir ihtilafın olmasını arzu ediyor değildi. Türkiye’nin Katar’la ilişkileri diğerleriyle arayı bozmak için değildi. Aksine Türkiye ile Katar arasında var olan savunma işbirliği anlaşması gereği Türkiye’nin Katar’a karşı girişilen bir operasyona sessiz kalması mümkün olamazdı, kalmadı. Bunu yaparken diğer ülkelerle Katar arasındaki ihtilafı daha da derinleştirme yoluna gitmedi Türkiye, aksine, Katar’a karşı operasyona engel olmak üzere devreye girerken bile amacı diğerlerine karşı bir cephe oluşturmak değil, kardeşler arasında barışı tesis etmekten başkası değildi. Tam da Kitab’ın buyurduğu gibi “Müminler kardeştir ve kardeşlerinizin arasını bulun, barışı tesis edin” ve “Müminlerden iki taife birbiriyle çatışırsa barıştırın, şayet taraflardan birisi haksızlık edip barışa yanaşmazsa, hakka ve barışa yanaşıncaya kadar onunla siz de çatışın”.

Bugün bir barış tesis edilmişse herkesten önce bundan Türkiye memnun olur. Bu böyle bilinmeli.

İşin bir boyutu bu. Ancak diğer boyutu özellikle BAE’nin bu süreçteki tutumu. Katar’la bağlantılı olmaksızın, onun da öncesinde, her aşamada sürekli hasmane olmaya devam etmiştir. Türkiye’de darbeleri desteklemek, Türkiye’ye karşı terör faaliyetlerini fonlamak, Türkiye’nin iyi ilişkiler içinde olduğu ülkelerde darbeler ve karşı operasyonlar düzenlemek BAE’nin adeta rutin faaliyetlerinden. Bununla birlikte BAE’nin Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş Körfez’deki son mutabakat üzerine Türkiye ile “karşılıklı egemenliğe saygı çerçevesinde” ilişkileri düzeltmek istediğini söylemiş ama bir de şart ileri sürmüş: Türkiye’nin İhvan’ın ana destekçisi olmaktan vazgeçmesi.

Aslında BAE’nin son yıllarda Türkiye’den bir şey talep etmeyi, hele Türkiye’ye karşı ilişkiyi normalleştirmek için bırakın şart ileri sürmesini, irtikap etmiş olduğu cürümler dolayısıyla Türkiye’ye ve bütün insanlığa hesap vermesi gerekiyor. Yemen’de, Mısır’da, Libya’da, Suriye’de, Somali’de ve tabi Türkiye’de işlediği sistematik suçlar dolayısıyla hesap vermesi gerekirken böyle saçma bir şart ileri sürmek de ne demek?

Şartın içeriği tamamen saçma, çünkü her şeyden önce Türkiye’nin İhvan’a ana destek olmak gibi resmi bir siyaseti yok.

Karşılıklı egemenliğe saygıdan bahseden Gargaş’ın bir cümle sonrasında Türkiye’yi hem İhvan’a destek olmakla suçlayıp hem de bu destekten vazgeçmeye çağırması, en hafif deyimle ne dediğini bilmediğini gösteriyor. Öyle özel bir kararı veya siyaseti yok, ama diyelim ki Türkiye İhvan’ı destekliyor, bundan sana ne? Türkiye her ne yapıyorsa kendi egemenlik hakkı çerçevesinde yapıyor. Esas BAE, kendi ülkesindeki bütün muhalifleri zaten tamamen tasfiye etmiş, darağaçlarında veya hapislerde ölüme terk etmiş durumda, yetmiyor başka ülkelerde İhvan olarak bilinen herkesi avlamaya girişmiş, bunu yaparken her çeşit insanlık suçu işlemekten geri durmuyor.

Kendisine başka ülkelerde olup biten her şeye müdahale etme hakkı gören BAE’nin bu hakkı nereden aldığını soruyoruz. Aslında bu işgüzar tutumu dolayısıyla Mısır’da yaşanan Rabia meydanı katliamından da şu anda hapiste bulunan 60 binin üzerindeki İhvan’ın maruz kaldıkları insan hakkı ihlallerinin hepsinin sorumluğunu da üstlenmiş oluyor.

Türkiye Mısır’da haksız idam veya hapisten kaçan insanlara İhvan olup olmadıklarına bakmaksızın kapılarını kapatmadığında İhvan’ı desteklemiş olmuyor, sadece “kendi egemenlik hakları” çerçevesinde insan hayatına ve onuruna saygı siyasetini uygulamış oluyor. Mısır’da rejimin insan hayatına, onuruna hiç bir saygısı yok. İnsanlar hesapsızca, yargısızca idam ediliyor, hapsediliyor, işkenceye tabi tutuluyor. Aslında gönül arzu eder ki, İslam ülkelerinin, Arap Birliğiyle, İslam İşbirliği Teşkilatıyla ve Körfez İşbirliği Konseyiyle, bütün uluslararası kurumlarıyla topyekun kendi ülkelerindeki insan hakları ihlalleri konusunda bir hassasiyet geliştirsin. İslam ülkelerinde Müslüman kanı sudan ucuz. Müslüman onurunun hiçbir yeri yok. En ileri derecede İnsan hakkı ihlalleri vaka-i adiyeden. Bu konuda Batılı ülkelere veya uluslararası kuruluşlara hiç fırsat tanımadan Müslümanların kendi aralarında bu hassasiyetleri geliştirmeleri daha iyi olmaz mı?

Bu konuda BAE’nin Türkiye’ye ileri süreceği şart yok vereceği hesap var demişken, BAE’nin Yemen’de irtikap ettiği insanlık suçlarının ve üç buçuk yıl önce BAE’yi ziyaret eden Türk işadamı Mehmet Ali Öztürk ve eşi Emine Öztürk’ü haksız yere başlarına çuval geçirmek suretiyle, savunma hakkı vermeden, işkence altında ve tercümansız alınmış ifadelerle alelade vermiş olduğu mahkumiyetle, üç buçuk yıldır zindanda tutmasının hesabını vermeye başlayabilir. İşkence, adam kaçırma, haksız yere özgürlüğü tahdidin bulunduğu bu hesabın içinde ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğuyla yapılan işbirliği de var.

Bu hesabın defterini bir süre önce Av. Gülden Sönmez ve Av. Mete Gençer açtı. BM’ye yapılan başvuru BAE’yi ve ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nu hesap vermeye davet ediyor. Hesabın detaylarını da sonra yazalım artık.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: