Prof. Dr. Yasin AKTAY

Azalan doğurganlık meselesi

TÜİK 2012 yılı için doğurganlık hızını 2.02 olarak açıkladı. Bu durum aslında Türkiye”nin geleceği için başbakanın öteden beri her fırsatta dillendirdiği “üç çocuk” talebinin nasıl bir ciddi veriye dayandığını da göstermiş oldu. 2.02 rakamı 2008 yılında 2.16 olan rakama nazaran dört yıl içinde 0.14″lük bir düşüşü işaret ediyor. Etkili tedbirler alınmadığı takdirde bu düşüşün devam edeceği ve bir süre sonra Avrupalıları bugün kara kara düşündüren duruma düşmemiz kaçınılmaz görünüyor.

Başbakanımızın “üç çocuk” söylemine rağmen bu düşüş devam ediyorsa, başbakanın bu söylemi etkisiz mi kalıyor?

Doğrusu, bunu söyleyemeyiz, çünkü bu düşüş biraz da toplumumuzun yaşamakta olduğu sosyolojik dönüşümle ilgilidir. Bu dönüşümün en önemli boyutu kentleşmedir. Kentleşen toplumlarda çocuk bir aile için her şeyden önce ekonomik veya siyasi bir güç olma özelliğini kaybediyor, daha ziyade psikolojik bir ihtiyaç düzeyini iniyor. Oysa köyde çocuk bir ekonomik ve siyasi ihtiyaçtır. Çocuk sayısı ailenin ekonomik ve siyasi gücünün de bir işaretidir ve bu yönüyle kimseyi daha fazla çocuk yapmaya teşvik etmeye gerek yoktur.

Türkiye 1950 yılından itibaren düzenli olarak ve hızla kentleşme eğilimine girdi. Ta ki, kent nüfusu oranı yüzde 25″lerden yüzde 77″ye kadar yükseldi. Üstelik geriye kalan köy nüfusunun da artık kent standartlarında yaşıyor olduğunu hesaba katmamız gerekiyor. Bu şartlarda yaşayan insanlar için çocuk bir külfete dönüşüyor ve bu külfete ancak belli değerler adına katlanılır.

1960 yılına kadar Türkiye”de nüfusu teşvik politikaları geçerliydi ve bir gecede anti-natalist politikaya geçildi. Bunda bize dayatılan ve nüfusun artış hızıyla ekonomik gelişme arasında ters bir ilişki olduğu yönündeki uluslararası kampanyaya fena halde ikna olmamızın etkisi olmuştur. Aslında bu kampanya sadece bizim gibi ülkeleri hedef alıyordu, yoksa gelişmiş ülkeler bize bu kampanyaları dayattıkları esnada kendi nüfuslarının artış hızını yükseltme çabasına girmişlerdi bile.

Ancak bizde geri kalkınmışlığımızın nedeninin yüksek hızla artmakta olan nüfusumuz olduğuna çabucak inanıldı. Oysa gelişme ile nüfus arasındaki ilişkiye dair söylenenlerin hepsi sadece nüfusumuzu frenlemek için uydurulmuş verilerdi. Geri kalmışlığın nedeni nüfusumuz değil, beceriksiz yönetim veya yöneticilikti. Nüfusu veya ürettiği sorunları idare etme becerisi gösteremeyenlerin aradığı bir günah keçisiydi nüfus artış hızı. O yüzden nüfusu azaltarak daha kolay yönetebileceklerini düşündüler ve nüfus planlama kampanyalarına yüklendiler. Muhtemelen nüfusu bastırmak için harcadıkları enerjiyi artan nüfusu yönetmek için harcasalar çok daha iyi bir noktada olurduk. Oysa nüfusu bastırmak daha kestirme geldi, ama bugün de daha net bir biçimde anlaşılıyor ki o tür kampanyaların ürettiği sorunlar bizi resmen bir felaketin eşiğine getirmiş bulunuyor. Çünkü nüfus politikaları sonuçları hemen bugün alınan, faturaları hemen bugün ödenen politikalar değil, bedelini torunlar ödüyor.

1950 yılında başlayan kentleşme dünyanın her yanında olduğu gibi Türkiye”de de zaten doğurganlık hızını doğal bir denge içinde azaltma eğilimindeydi. Bundan kaçınılması zaten çok zordu. Oysa fazladan olmak üzere nüfus kontrolü köylere kadar nüfuz ettirilerek türlü politikalar denenerek uygulamaya konuldu.

En etkili uygulamalardan birisi bu konunun bir gündelik hayat ideolojisine dönüştürülmesi oldu. Bunun anlamı şu: nüfus kontrolü halkın bir norm olarak benimsediği bir davranış tarzı haline geldi. O kadar ki, çalışmayan ev hanımları bile erken yaşta anne olmayı veya ikiden fazla çocuk sahibi olmayı birbirlerini ayıpladıkları bir konu olarak değerlendirmeye başladı. Komplekse kapılmadan ve utanmadan ikiden fazla çocuğu olduğunu söyleyemez hale geldi kadınlar. Üç çocuğu olanı başka kadınlar ayıplamaya, bu durumu cehaletin bir göstergesi gibi yargılamaya başladı. Bu tam da nüfus planlamasının gündelik hayat ideolojisine dönüştüğü bir durumdur ve anti-natalist politikaların ne yazık ki başarısının da resmidir.

Diyebiliriz ki sayın başbakanın üç çocuğu her fırsatta dile getirmesinin en azından kırdığı psikolojik baskı bu olmuştur. Bugün artık insanlar hiçbir komplekse kapılmadan üç veya daha fazla çocuk sahibi olduklarını söyleyebiliyorlar. Başbakanın şahsıyla taşıdığı bu kampanya sayesinde belki de azalan doğurganlığın azalma hızı düşmüştür. Bundan ötesi, işi daha etkili yapısal politikalara dönüştürmek, doğum yapacak kentli, kariyer sahibi kadının ihtiyaçlarına göre tedbirler almaktır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: