Prof. Dr. Yasin AKTAY

Avrupa’da ırkçılık nöbeti

Irkçılık karşıtlığını ve çokkültürlülüğü bir norm ve değer olarak öne çıkarmaya çalışan batı dünyası son zamanlarda ırkçılık ve kültürel nefretin en ağır nöbetinden geçiyor. Nöbetin döngüsel bir çağrışımı var. Hiç bir zaman tam olarak çekip gitmeyen, zaman zaman çekilse bile fırsatını bulduğunda yeniden nükseden bir hastalık. Oysa çağdaş Batı veya çağdaş Avrupa fikri, hatta AB fikri, bu hastalığın ilelebet iyileştirilmiş olduğu yönündeki bir iyimserliği de sürekli besliyor.

Gerçekte ise son zamanlarda yaşanan olaylarla Batı dünyası bu konudaki en ağır sınavlarını yaşıyor. ABD’de Ferguson olayları, çözüldüğü zannedilen ırkçılık sorununun sadece bastırılmış olduğu ve her fırsatta nüksedebileceğini ve nüksettiğinde toplumda çok önemli bir karşılığa hala sahip olduğunu çok uyarıcı bir biçimde gösterdi.

Avrupa’da ise durum daha da vahim görünüyor. Nazi tecrübesinden sonra, özellikle Almanya üzerinde kurulan baskıların Alman halkında ırkçılığa karşı çok güçlü bir duyarlılık oluşturduğu söylenir. Ancak sözkonusu olan Yahudilik olduğunda işlemeye “şimdilik” devam eden bu duyarlılığın, başka ırklara karşı hiç bir güvence oluşturmadığı görülüyor. Üstelik Yahudilerin dışında örneğin, Türklere veya Müslümanlara karşı sergilenen ayırımcı politikaları mazur hatta makul gösteren bir zemin gelişiyor.

Asıl tehlikelisi de bu. İslam dünyasının bir çok yerinde yaşanmakta olan şiddet olayları, savaşlar, sorunu Müslümanlardan kaynaklanıyor olduğunu düşünmeyi neredeyse normalleştirmiş durumda. İslamofobi, yani İslam ve Müslüman nefreti, sorumlusu yine bizatihi Müslümanların olduğu “anlaşılır bir tepki” olarak benimsenmeye yüz tutuyor.

Aslına bakarsanız anti-semitizmin meşrulaştırılması da farklı bir yol izlemiş değildi. “Neticede Yahudiler kendilerinden nefret edilmeyi hak edecek işler yapıyorlardı. Anti-semitiklere yapacak başka bir şey kalmıyordu.” Müslüman nefretinin suçluları da nefretin sahipleri değil, bu nefreti hak edecek şeyler yapan Müslümanlar oluyor. Avrupalı değerlere hiç bir zaman ayak uyduramıyorlar, Avrupa ile entegre olmanın gereklerini yerine getiremiyorlar.

Aslına bakarsanız çokkültürlülük iddiasındaki Avrupa’nın gerçek anlamda farklı bir kültür ile imtihan edildiği ilk konu İslam’dır. Mevcut haliyle içermekten ve bir arada başarıyla tutmaktan gururla söz ettiği farklı kültürlerin hepsi de Avrupalı kültür havzası içinden çıkmış, o kültürün farklı tonlarından ibarettir. Bu kültürlerin çeşitliliğini barış içinde bir araya getiren bir birlik olarak Avrupa’nın övünmesini gerektiren fazla bir şey yok. Bu ton farklılıklarıyla ilgili geliştirdiği politikalar ırkçılık sorununu aştığını göstermiyor. Önemli olan İslam gibi nispeten daha farklı bir kültürle karşılaştığında nasıl bir tepki verdiğidir.

Esasen Türkiye’nin AB üyeliği Avrupa’nın önünde bu konudaki ufkunu geliştirmek için gerçek bir fırsat da sağlıyor. Üstelik İslam da neticede Avrupa’nın çok uzağında ve dışında bir kültür değil. Hem bugünün Avrupa’sının oluşumuna yaptığı tarihsel katkı dolayısıyla hem bugünün Avrupa sınırlarındaki azımsanmayacak nüfusu dolayısıyla. 

Yine de Avrupa’ya hakim olan kültürel hava, son zamanlarda Avrupa’nın her yerinde yükselmeye yüz tutan Islamofobik söylem ve hareketler Avrupa’nın bu imtihan karşısında ciddi bir zafiyet içinde olduğunu gösteriyor.

Özellikle Almanya’da son zamanlarda gelişen “Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar” (PEGIDA) hareketinin görmeye yüz tuttuğu rağbet tehlikeli sinyaller veriyor. Zaten çok az Müslümanın yaşamakta olduğu Dresden gibi bir şehirde, açıkça “ülkemizde Müslüman görmek istemiyoruz” sloganlarının atıldığı gösterilerle başlayan hareket başta 300 üyeli bir gruptan ibaretti. Ancak kısa süre içinde 20.000 üyeye ulaştı, ve ülke çapında her hafta farklı şehirlerde İslam nefretini açıkça haykıran gösteriler yapmaya başladı. Gerek bu gösterilerde gerek başka zeminlerde Avrupa’da daha fazla cami görmek istemediklerini söylerken hedef gösterilen camilere yönelik saldırılar gittikçe yaygınlık kazanıyor.

Sivil toplum düzeyinde bu gelişmeler olurken, asıl kaygı verici durum politikacıların bu ırkçı gelişmelere hitap etme yarışına girmeleri oluyor. CSU parti programına “evde Almanca konuşma zorunluluğu” getirmek gibi bir konuyu gündeme getirebiliyor.

Anadilde eğitim kavramını Türkiye’nin demokratikleşme ve insan hakları karnesinin bir önemli başlığı olarak gündemden hiç düşürmeyen Almanya’da Türklere yönelik böyle bir konunun akla gelmesi bile çok manidar. Doğrusu, kendi bize tavsiye ettikleri şeyden kendilerinin ne kadar uzak olduğunu gösteriyor da bu uzaklığın sebebi üzerinde düşünmek de bize düşüyor.

Batı’nın tarihe gömdüğünü ve tedavi etmiş olduğunu zannettiği bu ırkçılık nöbeti hafife alınacak bir sorun değil. Etkili tedbirler alınmazsa, Avrupa adına ortaya konulan bütün müktesebatı alıp götüreceği muhakkak.

İNNA LİLLAH VE İNNA İLEHYİ RACİUN

Biz fani aklımızla büyük zannettiğimiz planlar yaparız, bu planların içinde kendimizi ne de önemli addederiz. Biz olmasak olmaz deriz de, bu feleğin sahibi her seferinde uyarısını yapar, planın ve bütün planların mutlak maliki olarak… Amerikalı Müslümanların çatı kuruluşlarından Muslim American Society (MAS) ve ICNA’nın yıllık olağan konferansı için geldiğim Chicago’dan rahmetli amcamın oğlu Mehmet Ali Aktay ve eşi Muazzez hanımın Şanlıurfa’da geçirmiş oldukları trafik kazasında hayatlarını kaybetmiş olmaları dolayısıyla aynı uçakla geri dönüyorum. Askerlik görevini yerine getirmekte olan sevgili oğullarını ziyaret etmek, onunla hasret gidermek üzere yola koyulmuşlar.

Allah’tan rahmet diliyorum. Bu esnada başsağlığı için arayan, mesaj bırakan, uzun süre uçakta olduğum için cevap veremediğim bütün dostlara teşekkür ediyorum.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: