Prof. Dr. Yasin AKTAY

Arapça olarak basılan kitaplarım vesilesiyle hermenötik bir sorgulama

Cuma günü İstanbul’da Arap gazeteci ve televizyon kuruluşlarının, bilhassa Mukemmilin TV’nin girişimiyle benim Arapçaya çevrilen veya ilk defa Arapça olarak yayımlanan toplam 5 kitabım için bir lansman toplantısı düzenlendi. Ancak toplantı basitçe bir lansman toplantısı olmanın çok ötesinde İslam dünyasının bir çok meselesinin ele alındığı ve bilhassa Türk-İslam düşüncesinin Arap dünyasındaki yansımaları üzerine düşünüp tartışmaya vesile oldu.

Aslında bu farkındalık son zamanlarda bizden ziyade Arapların daha fazla hissettikleri ve gereğini yerine getirmeye çalıştıkları bir husus. Türkiye İslam dünyasının en çok merak edilen, izlenen ve yaptıklarıyla etki eden, zalimlere endişe, mazlumlara umut veren bir ülke. Siyasi duruşu itibariyle, insani ve İslami meselelerde uluslararası düzen karşısında ortaya koyduğu tavırlarıyla tebarüz ve temayüz eden bir ülke. Lideriyle, halkıyla Arap dünyasının hızla kaynaşmakta olduğu bir ülke Türkiye. Bu süreç aslında Arap Baharıyla birlikte önemli bir kavşak aldı ama araya giren karşı-devrimler ve sonrasında yaşananlar Türkiye’nin popülaritesini yıkmaya çalışanların heveslerini kursaklarında bıraktı. Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde son derece geniş bir gönül coğrafyasında en kıymetli yerini almış durumda.

Bu genişleme Türkiye’nin belki siyasi duruşuyla, popüler kültürüyle, ürettikleriyle, dizi filmiyle ve hatırlattığı tarihiyle oluyor. Ancak özellikle entelektüel boyutu bir süredir eksik kalıyor.Türkiye’de çok zengin bir kültürel-entelektüel üretim var ve bunun Arapçaya yansıması, Arapçadaki entelektüel üretimin Türkiye’ye yansıması kadar olmuyor. Bu tespit edilmesi ve telafi edilmesi gereken bir eksikliktir.

Doğrusu T.C. Kültür Bakanlığı’nın son zamanlarda özellikle Türkçeden farklı dillere verdiği çeviri desteği bu konuda eskisine nazaran kıyaslanamayacak bir telafi oluşturmuş durumda. Bu sayede çok sayıda Türkçe eser başta Arapça olmak üzere bir çok dile çevrilip yayınlanmaktadır.

Buna mukabil Arap dünyasından Türkçeye çevirilerin çok daha fazla ve hızlı yapılmış olduğu ise meselenin bir başka yönü. Başka dillerden Türkçeye yapılan çeviriler, Türk düşüncesinin dışarıdan beslenen yanını çok güçlü kılmıştır. Bir yerlilik tartışmasıyla bu durum bir sorun gibi gösterilebilir belki. Ama insanların birbirlerinden öğrenecekleri çok şeyi olduğuna her zaman inanan biri olarak bu düşünceye hiçbir zaman prim veresim olmadı.

Neticede çevrilen düşüncelerin sadır olduğu topraklarla bağı da sabit değildir. Çevrilip başka bir dilde okunan düşünceler burada bambaşka bir etki de yapabiliyor. Kendi topraklarında yeterince değerlendirilemeyen çok değerli düşünceler başka topraklarda makes bulabiliyor. Bunun sayısız örneği bulunabilir. Nitekim Arapçaya çevrilen kitaplarımdan biri “Seyyid Kutup: Siyasal İlahiyat, Tarihsellik ve Fıkıh”, Kutub’un idamından 50 yıl sonra başta Mısır’da olmak üzere dünyanın her yanında ve tabii ki Türkiye’de de kimin tarafından nasıl anlaşıldığına dair ciddi bir hermenötik sorgulama idi. Neticede bu okumaların hangi birisi doğrudan Kutub’a mal edilebilir?

Bu, üzerinde durmayı hak eden bir soru, ancak bir gerçek var ki, Kutub, kendisine masumiyet, düşüncelerine kusursuzluk atfedilecek bir insan olmadığı gibi bu kadar düşünce çeşitliliğine yol açabilen biri olarak metni çok zengin ve her zaman yorumlanmayı hak eden biri olarak değerlendirilmelidir. Onun Türkçe’de kimler tarafından nasıl ve ne kadar okunduğu da tabi ayrı bir değerlendirme konusu olmalı.

Lansman toplantısında en son yayınlanan bu kitabımın yanısıra sekülerleşme ve laiklik konusunu siyasal ve kültürel boyutuyla ele aldığım ve sekülerleşmeyi tarihsel bir evrimin bir merhalesi gibi görmeye çalışan tarihsel perspektifi eleştirdiğim “İslam ve Sekülerleşmenin Kaynakları”; 17-25 Aralık’tan hemen sonra çıkardığım ve FETÖ gerçeğini sosyolojik, felsefi ve tabii ki diğer boyutlarıyla ele aldığım “Neye Himmet Neye Hizmet”; 28 Şubat’tan itibaren Türkiye siyasetinde darbeci vesayet rejiminden kurtulmaya çalışan Türkiye siyasetine karizma sosyolojisi bakış açısıyla yaklaştığım “Karizma Zamanları”; ve son olarak 2013 yılında Mısır’da, Türkiye’deki Gezi hadiseleriyle eşzamanlı ve eş-odaklı olarak gerçekleştirilen darbeden sonra yaşananları bilhassa Türkiye ve dünya siyasetiyle irtibatları eşliğinde değerlendirdiğim ve ilk defa Arapça olarak yayımlanan “Kenan Diyarı: Mısır’da Devrim ve Karşı Devrim” isimli kitaplarım tanıtıldı.

Mükemmilin Kanalının çok başarılı sunucusu, defalarca kendisine konuk olduğum Muhammed Nasır’ın geniş bir özetiyle başlayan lansman programı, Kahire Üniversitesi’nin meşhur siyaset bilimcisi, entelektüellerinden Prof. Seyfeddin Abdülfettah ile Türkçeye de kitapları çevrilmiş olan MoritanyalıM. Muhtar el-Şankıti’nin kitapların içerikleri üzerinde yaptıkları son derece değerli tartışmalar doğrusu çok ufuk açıcı, yeni düşünceleri kışkırtıcıydı. Şankıti’nin olayı, “bir kitap yazarı için bir insanın ömründen fazla yaşayabilecek bir evlat gibidir. Burada aynı anda 5 evladın birden doğumuna şahitlik ediyoruz” şeklindeki ifadesini S. Abdülfettah da tekarladı.

Kendi kitaplarım nezdinde Arap dünyasının zaten fiilen bir parçası olduğu Türkiye modelinin arkaplanında nasıl bir düşünce olduğuna dair duyduğu ilgi ve merak salonun tıklım tıklım doldurulup önemli bir kalabalığın da dışarıya taşmasıyla yeterince ifade edilmiş oluyordu.

Tabi bu teveccühün şahsımla ilgili kısmı dolayısıyla başta bu organizasyon fikrini öneren ve bütün yükünü üstlenen MükemmilinKanalı’nın değerli yapımcılarından Ahmet el-Şennaf, Ahmet Subhi ve Hamza Zouba’ya, kitapları yayımlayan Kuveytli yayımcı Khaleel İbrahim Mousa’ya, programı kusursuz bir şekilde organize etmekte can-ı gönülden çabalarını ortaya koyan başta Şankıti, Abdülfettah ve Nasır olmak üzere bütün dostlara ve Türkiye’den ve Yurtdışından bu lansman toplantısı için özel olarak gelen değerli büyükeçilere ve herkese çok teşekkür ederim.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: