Prof. Dr. Yasin AKTAY

Arap Baharı ve Mısır’da 25 Ocak Devrimi’nin yıldönümü

Bundan tam 7 yıl önce Arap dünyası toplumun en derinlerinden gelen özgürlük, demokrasi, onur taleplerini ifade eden geniş bir toplumsal hareketle çalkalanıyordu. Bu hareketin yarattığı devrim atmosferine Arap Baharı ismi verildi.

Arap Baharı, 17 Aralık 2010’da Tunus’ta Bu Azizi isimli seyyar satıcının bir kadın zabıtanın kendisine attığı tokadı kendi sabrının bardağını taşıran bir son damla olarak görüp kendini yakmasıyla başladı. Bu Azizi’nin kendini yakmasını Tunus halkı kendi sabrını taşıran bir son damla olarak görmüş, bilahare Mısır, Libya, Yemen ve Suriye halkları da Tunus’ta tetiklenen sürece katılmışlardı. Domino etkisiyle yayılan bu sürecin aslında en önemli taşı Mısır’dı. Tarihsel, coğrafi ve kültürel konumu, aynı zamanda 100 milyona yaklaşan nüfusuyla Mısır’ın bu sürece katılımı Kahire’yi Arap Baharı sürecinin başkenti haline getirdi.

25 Ocak 2011 tarihinde 30 yıldır tek başına ülkeyi idare etmekte olan Hüsnü Mübarek, gençlerin ekmek, onur ve özgürlük sloganlarıyla düzenin değişmesi taleplerine karşı daha fazla direnemeyeceğini düşünerek havluyu attı. Onu Yemen’de yine ülkeyi 32 yıldır yönetmekte olan Abdullah Salih izledi. Libya’yı 40 yıldır yönetmekte olan Muammer Kaddafi ise bu dalgaya karşı şiddet kullanarak direnebileceğini düşündü. Bu durum kalabalıkları daha da öfkelendirdi ve bu duruşunun bedelini canıyla ödedi.

Dalga İran ve Ürdün’e de uzandı, ama bu ülkeler kendi halklarının taleplerine karşı daha siyasi bir tutum sergileyerek ilk başta talepleri dikkate alan bir cevapla dalgaları kırarak yumuşattılar. Sonrası da gelmedi. Kuşkusuz bu toplumsal talep dalgasının en kötü etkilediği ülke Suriye oldu. Suriye halkı ilk etapta rejimin değişmesini değil sadece bazı reformlar yapmasını istediği halde Esed, bu dalganın kendisini götürebileceği endişesiyle, kendisine kötü dostlarının verdiği akılla en şiddetli cevabı vererek bu dalgayı savuşturabileceğini düşündü. Tuttuğu yolda kendisine yardımcı olan İran ve Rusya, bilahare ABD’nn yardımıyla ülkesini tam bir ölüm tarlasına dönüştürdü. Ülkesinde yöneteceği insan kalmadı ama kendisi ülkenin başında kaldı.

Yarın itibariyle Mısır’da Arap Baharı’nın bir devrimle neticelendiği günün 7. yıldönümü. Bu tabii Mısır’daki bahar çok değil sadece iki buçuk yıl sonra, arada yaşanan yeni anayasa süreci, Meclis ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin ardından iyi-kötü bir demokrasi oturmaya başlamışken, 2013 yılının Temmuz ayı başında tarihinin en kanlı ve en zalim darbesiyle ağır bir zemheri kışına döndü. Mısır’ın darbecisinin ve BAE’nin desteğiyle Libya’ya Amerika’dan ithal edilen Eski General Hafter aynı yoldan giderek hava kuvvetlerini ele geçiren darbesiyle Libya’da o günden beri devam eden bölünme ve iç savaşı körükledi. Yemen’de yine aynı eksen tarafından desteklenen Abdullah Salih’in Husilerle dansıyla orada da devrimin kazanımı bir darbe ve iç savaş süreciyle eskisinden daha kötü bir duruma döndürüldü.

Mısır’a gelince, yarın itibariyle zihinlerde ve yüreklerde bir umut verici hatıra olarak kalan halk devriminin 7. yılını idrak ediyor.

Son durumla ilgili bir sahne: Geçtiğimiz Salı günü başkanlık seçiminde darbeci Albdülfetah Sisi’ye karşı adaylığını açıklayan eski Genelkurmay Başkanı Sami Annan, sadece bu hareketinden dolayı dün tutuklandı. Annan’ın Mübarek döneminin Genelkurmay başkanı olmasına rağmen, adaylık yarışında Sisi’ye karşı bütün öfkeli oyları toplayabileceği ve bunun Sisi’yi sandık yoluyla devirebileceği korkusu oluşmuş belli ki. Tabii Sisi’nin yönettiği bir ülkede dürüst seçimlerin yapılabilme ihtimali varsa. Bu ihtimalin olmadığı bilindiği halde, bu paniğe neden düşüldüğü de manidar tabii.

Arap Baharı denilen sürecin özetle tasvir ettiğimiz bu sona ulaşmış olması dolayısıyla, yani sonuçlarına bakarak, bu sürecin baştan itibaren birileri tarafından tam da bu sonucu elde etmek üzere planlı yürütülmüş bir süreç olduğu değerlendirmeleri yapılıyor.

Bu sonuç, evet, hiç de iç açıcı bir durum değil. Ama bugünkü sonucu elde etmek için sözkonusu birileri, yani ABD ve İsrail veya bu ülkelerin diktatörlerini baştan beri yöneten birileri, neden bu yola başvurma ihtiyacı duymuş olsunlar ki?

Eski yönetimlerin hangisi bunların hangi sözlerinden çıkmıştı ki, bugün itibariyle bu ülkeleri yöneten idareciler eskilerden daha fazla nasıl bir hizmet sunuyor efendilerine?

Mübarek de, Abdullah Salih de, Kaddafi de itiraz etmeden efendilerine itaat etmiyor muydu?

Peki Arap Baharı sürecini planlayarak yedi yıldır dünyanın sürüklenmiş olduğu bu istikrarsızlıklarla kaybettikleri pazarlarının, huzurlarının, bir sürü maddi kazanımlarının, alışverişlerinin karşılığında ne kazanmış olabilirler? Bu soruya verilebilecek hiçbir makul cevap yoktur. Çünkü bütün sosyolojik gelişmeleri kendi dinamikleri içinde değerlendirmekten kaçınan, her olayın arkasında mutlaka gizli bir el arayan bir yaklaşımla, bütün olayların başını sonucuna göre açıklayan bir yaklaşım sağlıklı bir çıkarımda bulunamaz.

İşin aslı Arap Baharı önceden görülemeyen bir sosyal patlamaydı. Bu ülkenin yöneticileriyle ittifakları olan ülkeler için tam bir sosyal afet, bir depremdi.

Bu depremin kontrol dışı olduğunda kuşku yok. Ancak bir kez gerçekleştikten sonra, kontrolleri dışında yeni bir dünyanın kurulması tehlikesi beliren bu olayı kontrol etmek için sonradan birileri bir dizi tedbir aldı. Alınan tedbirler yavaş yavaş da olsa onların felaketi olacak. Çünkü bu tedbirler kanlı ve vahşi darbeler, ülkelerin istikrarsızlığa sürüklenmesi, halkların zulüm ve istibdat altında fakirliğe ve sefalete mahkum edilmesinden başka bir sonuç doğurmuyor.

Neticede belki günü kurtarmış gibi oluyorlar, ama Arap Baharı meşalesini bu tedbirlerin hiç birisi söndürmeye yetmeyecektir.

O meşale yanmış bir kez. Bugün o meşale uzanamayacakları yerde insanların umudu, hedefi ve rüyası haline gelmiş bulunuyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: