Prof. Dr. Yasin AKTAY

Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi kendinden menkul değil

2010 yılında Türkiye’nin Sessiz Demokrasi Devriminin dev adımlarından biri olarak gerçekleşmiş olan Anayasal düzenlemeyle Anayasa Mahkemesine (AYM) bireysel başvuru imkanı getirilmişti. Bu imkan sayesinde vatandaşlar, hukuk mekanizmalarının neticesinde adaletin yeterince tecelli etmemiş olduğunu düşünüyorlarsa, yani yargı süreçlerinde ortaya çıkan kararın adil olmadığını düşünüyorlarsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar gitmeden AYM’ne bireysel olarak başvurabilme hakkı elde etmiş oluyorlardı ki, bu durum Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için yeni bir imkan, yeni bir güç anlamına geliyordu. Hiç kuşkusuz bu konudaki değişiklikte aranan ve kast edilen şey (şârinin kastı) vatandaşın daha fazla güçlendirilmesi, haklarının daha fazla korunması idi.

Ancak AYM’ne bireysel başvuru imkanından faydalanabilmek için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmiş olması gerekli görülmüştü. Ayrıca bireysel başvuru için kişisel ve güncel olan bir hakkın doğrudan etkilenmesi gerekli görülüyordu.

Oysa Can Dündar ve Erdem Gül‘le ilgili vermiş olduğu kararın ilgili olduğu davada bırakın iç hukuk yollarının tüketilmiş olması, o yollara henüz girilmemiş bile. Daha iddianame aşamasında yeni başlamış bir dava var ve iddialar son derece ciddi. Olaya gazetecilik kılıfı altında başka bir dokunulmazlık zırhı kazandırılmaya çalışıldığına bakılırsa yargı çok daha vahim, çok daha organize, uluslararası boyutları da olan bir casusluk suç şebekesi ile karşı karşıyayız. Böyle bir davanın detayları bu ülkede yaşayan herkesi ilgilendiriyor, çünkü yapılmış olan casusluk dolayısıyla adeta ülkeye savaş açmış bir dizi mihrakla karşı karşıyayız.

Böyle bir hassas olayda iç hukuk yollarına henüz girilmemiş bir davadaAYM’nin alelacele vermiş olduğu karar 2010 yılında kendisine bu yetkiyi vermiş olan milletin iradesini alenen zimmetine geçirmiş olmaktan farksız.

Aynı şeyi twitter davasında da yapmıştı bu mahkeme. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları ile elin şirketi arasındaki ihtilafta yetkili Türkiye mahkemeleri davayı Türkiye yasaları çerçevesinde güzel güzel görürken, AYM araya girerek twitter şirketinin fena halde mağdur edildiğine karar vererek, Türkiye vatandaşlarını alenen dünya şirketine ezdirmişti. Olayın ifade özgürlüğüne baskı olarak lanse edilmiş olması ve böyle bir müdahaleyle AYM’nin dünya gündemine ifade özgürlüğü kahramanı olarak yansıtılmış olması bile olayın içindeki organize AYM göstere göstere bir güç denemesi yapıyor ve neticesi “ben yaptım, oldu”ya çıkan bir yol açmış oluyor.

Milletin, 12 Eylül 2010 tarihinde kendisini güçlendirmek için yapmış olduğu düzenleme, milleti değil AYM’nin yargıçlarını güçlendirmiş oluyor sadece. Bu gerçekten trajikomik bir durum. Millet AYM’ne vatandaşlık seviyesi yükselsin, bir vatandaş olarak mağdur edilmemek için bu yetkiyi verdi, ama AYM bu yetkiyi artık kendi uhdesinde, istediği zaman istediği gibi kullanabileceği bir güç olarak görüyor. Bu, Anayasa Referandumundan önceki AYM’nin bildik tarzıydı. Kararlarına itiraz edilemezlik dolayısıyla istedikleri gibi kullanmaktan çekinmedikleri jüristokratik güç, kendilerini her çeşit kuralın üstünde veya vesayetinde görmelerine yol açabiliyor.

Can Dündar’ın normal vatandaşlardan farkı olmadığını kabul ediyorsak, bugün herhangi bir mahkemeye işi düşenin beğenmediği mahkemeyi daha yolun başında AYM’ne şikayet edip bir avantaj kullanmasının da önü açık olmalı. Böyle bir şey ne akla ne gerçeğe ne de hukuk ve adalet duygusuna uygundur. Sıradan vatandaştan kaçınılmaz olarak esirgenecek olan bu avantaj Can Dündar’a hangi özelliği dolayısıyla veriliyor?

Daha önce yine bir yetkisini aşırı kullanan AYM kararı dolayısıyla aynı benzetmeyi yapmıştım. Hani Bektaşi’ye sormuşlar ya “abdestsiz namaz olur mu?” diye. O da hiç düşünmeden cevaplamış “ben kıldım, oldu”. AYM şimdiye kadar abdestsiz namazlarını bu millete kabul ettiriyordu. Nasılsa kendini denetleyecek bir organ, bir güç olmadığı düşüncesi, kendisine her türlü kuralın üstünde olduğu bir iktidar durumunu vehmettiriyordu.

AYM bu kararla açıkça işgal altında olduğunu ortaya koymuştur. Ama, bir şeyi unutuyor. Eskiden ona yanlışlığını gösterip onu durduracak bir güç olmuyordu, ama bugün var. Cumhurbaşkanı, sanılanın aksine bu güce ve yetkiye de sahiptir.

Jüristokratik işgali bütün açıklığıyla gören sayın Cumhurbaşkanının AYM’ni ve kararını yüksek sesle eleştirmesi ve bu karara saygı duymadığını söylemesi, devlet kurumlarının sağlıklı ve uyumlu çalışmasını gözetme yetkisi dolayısıyla sadece hakkı değil aynı zamanda bir görevinin ifasıdır. Cumhurbaşkanını bundan dolayı eleştirenler, belli ki, mevcut anayasanın Cumhurbaşkanına bu bağlamda çizmiş olduğu rolün farkında değiller. Cumhurbaşkanı, Anayasanın kendisine vermiş olduğu görev itibariyle Anayasanın doğru uygulanmasını, devlet kurumlarının sağlıklı ve uyumlu çalışmasını gözetir.

Kendini Anayasanın üstünde gören bir AYM, açıkça Anayasayı ihlal edebiliyorsa, kendisine dur diyecek bir gücün olmadığı düşüncesine kapılmaması çok önemlidir. Bu uyarıyı yapmaya hem uygun hem de yetkili kişi Cumhurbaşkanıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi kendinden menkul değil – Prof. Dr. Yasin AKTAY

Yeni Şafak Gazetesi, 5 Mart 2016

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: