Prof. Dr. Yasin AKTAY

Anayasa Mahkemesi Anayasa”ya aykırı davranırsa…

Anayasa Mahkemesi”nin cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili 367”yi şart koşan kararının 55 gün gecikmeli olarak yayınlanan gerekçesi, demokratik gelenek ve kültürümüz açısından son derece ciddi bir sorunumuz olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Kimse suçu Anayasanın çok kötü bir dille kaleme alınmış olmasına ve birçok ifadenin muğlâklığına atmaya kalkışmasın. Bu son zamanlarda Anayasanın değişik yorumları ile her karşılaştığımızda başvurulan bir serzeniş. Elbette ki 12 Eylül şartlarında hazırlanmış anayasanın ruhu kadar içeriği ve dili de çok sorunludur. Ama C.başkanlığı sürecinde karşılaştığımız her sorunu buna bağlamak çok ucuzcu bir yaklaşımdır ve doğru da değildir.

Sorun asla bir dil sorunu değildir. Anayasa”nın ilgili 96 ve 102. maddeleri neresinden okursanız okuyun hiçbir şekilde C.başkanlığı seçimi ile ilgili toplantı yeter sayısının 367 olması gerektiğine hükmedecek şekilde yorumlanamaz. Buna rağmen olmayacak olan yapıldı ve imkânsız olan yorum bir mahkeme kararıyla hüküm haline getirildi. Çünkü sorunumuz Anayasa metninin dilinden çok daha ciddi bir sorundur.

Hiç dolandırmayalım, sorun kimi kurumların yetkilerini sorumsuz ve denetimsiz kullanmayı alışkanlık haline getirmiş olmalarıdır. Bu haddinden fazla aşırı yetki kullanımında başka bazı etkenlerin (e-muhtıranın, Cumhurbaşkanının vs.) baskısının olması durumu –tabii ki daha vahim kılmaktan öte- değiştirmiyor.

Anayasa Mahkemesinin yetkileri ve bu yetkilerin sınırları Anayasada açıkça belirtilmiştir. Burada hiçbir dil sorunu, hiçbir kapalılık veya her yana çekilebilir bir esneklik yoktur. 153. Madde açıkça “Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz” dediği halde, Mahkeme, kararını ilan ettikten ancak 55 gün sonra gerekçesini açıklayabildi. Açıklanan gerekçenin tam bir “minareye kılıf uydurma” niteliğinde olduğunu söylemeye gerek yok.

Yine aynı madde “Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez” diyor. Oysa Mahkeme şimdiye kadar birçok uygulamada kanun koyucu gibi davranmış ve yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis etmiştir. Anayasa metninin hiçbir yerinde “uzlaşma”dan bahsedilmediği halde kararda “uzlaşma” yeni bir uygulama olarak, bir seçim şartı olarak tesis edilmiştir.

1982 Anayasası, Anayasayı yapma ve değiştirme yetkisini sadece TBMM”ye vermiştir. “Yeni bir uygulama tesisi” Anayasayı değiştirmek anlamına gelir ve Mahkemenin asla böyle bir yetkisi yok. Anayasa metnini ne kadar zorlarsanız Mahkemeye böyle bir yetki çıkaramazsınız. Ama mahkeme Anayasayı ihlal ederek “yeni bir uygulama tesis ettiğinde” bunu denetleyecek bir kurum da yok: “kararları kesindir”.

Durumun vahametinin yeterince idrak edildiğini sanmıyorum. Bu, sistemin ölümcül zaafıdır. Bu zaafla bu sistem iflah etmez, öldürür.

Kaldı ki, siyasette “uzlaşma”yı şart koşmak siyasete de, demokrasiye de, hayata da, akla da aykırıdır. Siyasetin tabiatında “uzlaşma” değil “mücadele” vardır. Anayasa metnine “uzlaşma”yı koymayanlar herhalde unuttuklarından değil, bu asgari akla sahip olduklarından dolayı bu kadar düşmemişlerdir. Siyaset farklı grupların birbirleriyle belirlenmiş kurallar çerçevesinde tartışıp mücadele ettikleri bir alandır. Anayasa mahkemesi gibi kurumlar bu mücadele alanında taraflardan birinin kural dışı hareketlerini engellemek üzere tarafsız hakemler olarak vardır.

Peki, bu kararıyla açıkça Anayasaya aykırı davranmış olan Anayasa Mahkemesi”nin Anayasaya uygunluğunu kim denetleyecek? Anayasamız bu konuya hiç değinmiyor. Sonuçta bir siyasi parti ile tam bir müttefik olarak tesis edilmiş bir Mahkeme gerçeği var ve bu öngörülmemiş.

Diğer yandan Mahkemenin TBMM kararlarını denetleme yetkisi de bulunmuyor. Ama bir başvuru halinde kendi yetki alanında bulunup bulunmadığına yine kendisi karar veriyor. Dönemin Mahkeme başkanı Tülay Tuğcu”nun da katıldığı “olağan” görüşle C.başkanlığı ile ilgili alınan karara itirazın aslında “görevsizlik” nedeniyle reddedilmesi gerekiyordu.

Ama Mahkeme aksi yönde bir karar aldığında bu kararı denetleyebilecek, buna itiraz edebilecek hiçbir merci yok. Mahkemenin alabildiğine siyasallaştığı apaçık olsa bile aldığı kararları denetleyecek bir mercinin olmaması bir demokrasinin başına gelebilecek herhalde en kötü şey olsa gerek.

Anayasa mahkemesi aldığı her kararla kendi görev ve yetki alanını daha fazla genişletecek yorumlarda bulunmakta, böylece Anayasa metnine sınırsızca yeni ilaveler yapmaktadır. Mahkeme bu yetkiyi asla Anayasadan almamaktadır. Ama maalesef Anayasaya aykırı bu yetki kullanımına karşı ona “dur” diyecek, durmadığında bir yaptırımla bunu sağlayabilecek bir madde de bulunmamaktadır.

Bu arada Anayasa Hukukçusu Prof. Yavuz Atar”ın (Zaman, 28 Temmuz 2007) dikkat çektiği gibi üyelerinin tamamı Cumhurbaşkanı tarafından atanan Mahkemenin en önemli icra alanı iptal davaları ve bu davaların çoğunu açan kişi olarak Cumhurbaşkanı bir taraftır. Yani “taraf olduğu davalarda karar verecek olanları atama yetkisine sahip olan kişi…” Düşüncesi bile tuhaf gelmiyor mu?

Diğer birçok soruna da dikkat eden Atar”ın dediği gibi “Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılandırılması şart.”

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: