Prof. Dr. Yasin AKTAY

Amerika”nın umutsuz siyaseti ve Müslümanlar

Amerikan siyaseti, görünürde siyasal katılımın herkes için alabildiğine açık olduğu ama sistemin bir parçası haline gelmiş, hepsi de teknik ortak kabuller dolayısıyla dokunulmazlık kazanmış politik programlar konusunda gerçek anlamda bir değişimin yaşanmasının da yine alabildiğine imkansız hale gelmiş olduğu bir “desparate (umutsuz) siyasetçiler alanı”. (Zararı yok, umutsuz ev kadınları ile ilgili bütün cağrışımlar eşliğinde düşünebilirsiniz bunu).

Siyasetin kanallarının çok açık olduğu yanılsaması biraz da epey uzun süren seçim süreçlerindeki büyük gösteriler, şovlar sayesinde yaratılıyor. Başkan adayları, eyalet eyalet bütün bölgelerde parti üyelerinin karşısında rakipleriyle yarıştıktan sonra aday oldukları için bir partinin adayı taban tarafından belirleniyor.

Bu, görünürde bir demokrasi için ideal bir katılımı garanti ediyor gibi görünüyor. Doğrusu başka faktörler devreye girmese öyle de olabilir. Ancak daha önce söylediğimiz gibi Amerikan siyasetinin kara delikleri bu katılım kanallarında da kendine çekecek şekilde çalışmaktan geri durmaz. Bu yarışta başarılı olmak üzere bütün adayların adeta bağlılıkta yarıştıkları yaygın bir ideoloji vardır. Bu ideolojiyi denetleyen, bizdeki resmi ideoloji süreci gibi devlet değil, toplumun medyasında, ekonomisinde ve üniversitelerinde ve belli başlı merkezlerde etkili olan lobilerdir.

Lobilerin faaliyeti Foucault”cu iktidar sürecini alttan alta besleyerek yukarıya doğru nüfuz eden bir baskıya dönüştürüyor. Bir süre sonra neyin baskıdan dolayı neyin gerçekten inanılarak savunulduğunu anlamanın imkansız olduğu bir ideolojik (söylemsel) ortam oluşuyor.

Lobicilik denilince akla ilk gelen kuşksuz Yahudi lobisi. Bu lobinin Senato ve kongre üyeleri üzerinde uyguladığı markaj taktikleri ve baskılar iktidar üretmenin akıl almaz bir tekniği olarak her bakımdan incelemeye değer. Siyasetin kara deliği olarak adlandırmayı seçtiğim bu lobiler bir bakıma da siyasal katılımın çok daha farklı bir kanalı olarak görülebilir. O açıdan bakıldığında lobiler siyaseti öldüren değil, aksine siyasetin mümkün olduğu alternatif bir kanal olarak da anlaşılabilir.

Muhtemelen Yahudi lobiciliği siyasal katılım için başka bir çok grup için esin kaynağı bile oluşturmuştur. Amerikan siyasetinde yer almanın yegane yolu partilere üye olup oralarda kongre veya senatoya uzanan bir seyir izlemek değil tabi, bunun yerine lobi faaliyetleri yoluyla etkili olmak da önemli ve kestirme bir yol gibi görünüyor. Belli etnik veya dini grupların lobilerinin yanısıra bilhassa belli sermaye çevrelerinin lobileri karşısında senato ve parlamento üyeleri için bütün siyaset alanları bir bakıma önceden satılmış gibi görünüyor.

Kuşkusuz bununla siyasal tercihin hiç bir şekilde mümkün olmadığını söylemiyoruz. Ama son derece pahalı bir meslek olan Amerikan siyasetinde farklı ve cari güçlere aykırı-alternatif bir ses çıkarabilmek çok zor. Bu da demokrasilerde çoksesliliğe dair anlatılanların bu kertede nasıl bir duvara çarptığını gözler önüne seriyor.

Bizde başkanlık sistemi tartışıldıkça dünyada en ideal-demokratik biçimiyle uygulandığı yer olarak ABD akla gelir, ona referans verilir. Oysa burada başkanın kongre ve senato karşısında hemen bütün tasarrufları aşırı sayılabilecek bir denetim altında. O yüzden Amerikan siyasetinde müzmin sorunlar kongrenin muhalefeti dolayısıyla çözülemiyor bile. Örneğin neredeyse bundan önceki yirmiye yakın başkanın hayalini oluşturmuş olan sağlık reformu ile ilgili Obama”nın rekor sayılabilecek başarısı bu sefer Anayasa Mahkemesinin vetosuna takıldı.

Kuşkusuz iktidarda Obama veya Bush”un olması yine de epey fark ediyor, ama bir yere kadar. Son zamanlarda bir hayli revaç bulan “siyasetin sonu” gibi analizler muhtemelen Amerika”da başkanın veya diğer siyasetçilerin bu “umutsuz” konumlarına bakılarak yapılıyor. Bu siyasetin içindeki İsrail, Ortadoğu gibi bütün büyük konular önceden “satın alınmıştır”. Siyaset için geriye daha mikro düzeydeki tavırlar kalmıştır, kürtaj ve eşcinsel evlilik gibi namütenahi bir tartışma konusu Amerikan siyasetinni en temel konularındandır.

Amerika”dan kürtaj ve eşcinsel haklarıyla ilgili bir tartışmanın Türkiye”nin de başlıca siyaset konuları arasına girmiş olduğunu görmek bu açıdan ilginç. Amerikan siyasetini baz alacak olursak, Türkiye siyasetinin de bu gündemle birlikte “normalleştiğine” hükmedebiliriz. Çünkü kürtaj Amerikan siyasetinin yüzyıllardır hiç bir zaman çözülmemiş ve çözülemeyecek en önemli sorunlarından biri. Çünkü herkesin bu konuda ne dediği ve ne diyeceği bellidir. Aslında kimse bu konuda tartışmıyor, sadece mensubu olduğu kampa göre görüşünü söylüyor. Türkiye”de de tartışmanın bu düzeyde gündeme geliyor olması karşısında hemen müzmin endişelerine sarılanların belli ki dünyadan haberleri yok.

Wisdomnet”in toplantısında bir sunum yapan Erdoğan Gürmen Hoca, Amerika”nın başka bir yüzüne, burada yaşamakta olan ve sayıları tahminen 7 ile 8 milyon arasında değişen Müslümanları birinci dereceden ilgilendiren yanıyla, dikkat çekti. Bu esnada verdiği bilgiden benim ilk kez haberim oldu. Amerika dünyada nüfusa oranla hapishanelerinde en fazla tutuklu bulunan ülke. Tutuklularının büyük çoğunluğu da siyahi. Hapishanelerdeki beyaz/siyah oranı 1/8 civarında.

Bu arada Amerika”daki Müslümanların yüzde 30 kadarı Afro-Amerika veya Afrikalı ve bunlar arasında İslam”ın yayılması en fazla hapishanelerde olmaktadır. Ancak 11 Eylül”den sonra Müslümanlığın yayılma hızı zannedildiğinin aksine veya birilerinin hesapladığı gibi epeyce düşmüş. Yine de halen bütün eyaletlerde mevcut olmak üzere küçük mescitlerle birlikte İslam merkezlerinin sayısı 3500”ü bulmaktadır.

Bu merkezlerde Müslümanlar Amerika şartlarında, bu şartların ürettiği sorumlular altında bir İslami hayat yolu bulmaya çalışıyor. Son yıllarda bilhassa Murat Güzel”in ve arkadaşlarının olağanüstü samimi ve fedakar çabalarıyla Wisdomnet bu arayışı hikmet boyutuna bağlamış yoluna devam ediyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: