Prof. Dr. Yasin AKTAY

Almanya”ya işçi göçünün 50. Yılı

Türkiye”nin demokratikleşme ve özgürlüklerle ilgili sorunları dünyayla bütünleşip açıldıkça ertelenmesi veya göz ardı edilmesi gittikçe imkânsız hale geliyor. Büyümekte ve açılmakta olan bir Türkiye”nin kendi içindeki sorunları hem daha fazla görünüyor hem de çözümü bu büyüme ve açılmanın baskısı altında mukadder hale geliyor. Açılan Türkiye nereye giderse gitsin bir bakıma kendi içindeki sorunlarıyla karşılaşıyor. Dünya belki de en çok Türkler bakımından küçüldü.

Türkiye”de iki veya çok-dillilik, demokratik özerklik gibi ülkeyi geren konuların tartışıldığı ortamdan iki günlüğüne uzaklaşıp Almanya”da katıldığımız Türklerin sorunlarıyla ilgili bir konuşmada bile Türkiye”nin Kürt, Alevilik, din dersleri, azınlıklara yaklaşım sorunlarının hepsi teker teker sıraya girip makul bir yaklaşımı zorluyor. Türk makamları Almanya hükümetinden buralarda yaşayan Türklerin anadil eğitimiyle ilgili taleplerini ifade ettikçe Türkiye”deki Kürtlerin anadil eğitimiyle ilgili çelişki kendiliğinden ortaya çıkıyor çünkü.

Avrupa Türk Demokratlar Birliği”nin (UETD) Köln Şubesinin düzenlediği “Göç”ün 50. Yılı Münasebetiyle: Almanya”da Müslümanlar ve Uyum Sempozyumu”nda altı oturumda sunulan toplam 20 kadar tebliğde Almanya”daki Müslümanların temsil, örgütlenme ve uyum sorunları masaya yatırıldı. Köln”de çok eskiden beri yaşamakta olanların hiç birinin daha çetinini hatırlamadıkları bir kış günü, üstelik Hıristiyan aleminin Noeline denk gelen bir Pazar günü yapılan sempozyuma gösterilen yoğun ilgi ve katılım dikkat çekici.

50 yıl önce işçi olarak Almanya”ya getirilen Türklerin başlarda topluma entegrasyonu gibi bir gündem hiç yoktu. İşleri bittiğinde gönderilmek üzere getirilen Türklerin kalışı uzadıkça topluma bir şekilde eklemlendiler. Ama bu eklemlenmenin Türklere özgü tarzı Almanların pek hoşuna gitmedi. Onların en iyi ihtimalle kültürel olarak Almanya ile bütünleşmeleri isteniyordu ve yakın zamanlardan itibaren bütün hesaplar gitmeleri artık beklenmeyen Türklerin Almanya”ya nasıl entegre olabilecekleri üzerinden yapılmaya başlandı.

Geçen yıl aynı başlıkta bir sempozyumu Ankara”da organize etmiş olan Dr. M. Murat Erdoğan süreci İsviçre”li yazar Max Fritz”in deyişiyle “İşçi istemiştik, insan gönderdiler!” sözüne atıfta bulunarak özetliyor. Ama Erdoğan bugün Türklerin Almanya için de işçi değil insan oldukları gerçeğinin yeterince öne çıkmış olduğu ve artık entegrasyon kavramının bile ötesinde “katılım ve karşılıklı uyum” kavramlarının öne çıkması gerektiğini ifade ediyor. Bu esnada Türklerin kendi içinden yarattığı “yeni orta sınıf”a dikkat çekiyor hem de göçmenlerin yarattığı “iki yönlü zihniyet transferi”nin önemini ve sürece katkısını vurguluyor. Türklerin Almanya”ya sağladıkları uyum kadar Almanya”nın da Türk gerçekliğine uyum sağlaması da mukadder. Ama mukadder olan bu gerçeğe karşı ülke içinde bir direnç de yok değil.

Almanya”nın Türklerle birlikte ortaya çıkan çokkültürlülük sorununu karşılama yolu olarak dayandığı millet nosyonundan ayrı olarak bazı ekonomik ve siyasal koşulları da belirleyici olmaktadır. Bu sorunlar da sadece Almanya”nın değil, Avrupa”nın ve göç alan bütün toplumların karşılaştığı farklı kültürler sorununu karşılama tarzında onu benzer kılmaktadır. Çokkültürlülüğün felsefî dayanaklarını üretmeye çalışan ve bütün dünya için buna uygun bir toplumsal örgütlenme tarzı geliştiren Charles Taylor gibi filozoflar için, ülkelerin göç gerçeğine hazırlıklı olmaları ve bunun insanî şartlarını karşılamayı kabullenmeleri gerekli görülür.

Oysa ünlü Alman sosyolog-filozoflarından Jürgen Habermas, Almanya”nın bir ulus-devlet olarak güç bela kurmaya muvaffak olduğu toplumsal ve kültürel düzenin gerektirdiği uyumlu-eğitimli vatandaş kitlesine ânî bir giriş yapan muhtemel bir “göçmen kitlesinin yaratacağı tahrip edici etkiye karşı bir ülkenin savunma hakkının” ne olduğunu sorar. Çünkü ona göre göçle birlikte “bir ulusun etik-siyasal öz tanımı” ciddi bir şekilde etkilenmekte; göçmen akını nüfusun bileşimini etik-kültürel bakımlardan değiştirmektedir. Göçle birlikte bir ülkenin kendi ulusal kimliğini, öz-tanımını aşındırabilecek bir tehdide karşı ülkenin kendini savunmasından bahseden Habermas şöyle devam ediyor sözlerine:

“Böylece göç arzusunun, politik bir topluluğun kendi siyasal-kültürel yaşam biçimini bozulmadan koruma hakkının sınırlarına kadar ulaşıp ulaşmadığı sorusu ortaya çıkar. Özerk olarak gelişmiş devlet düzeninin aslında etikle şekillendiğini varsayarsak, kendi kaderini tayin hakkı, bir ulusun, tarihsel olarak gelişmiş bu siyasal-kültürel yaşam biçimini farklı bir kalıba sokabilecek olan göçmenler karşısında kendi kimliğini savunma hakkını içermez mi?”

Bu, gerçekten de telaffuz edildikten sonra cevaplanması zor bir sorudur. Demokrasi insan hakları veya çokkültürlülük gibi iddiaları olan ülkelerin veya insanların binbir çelişkinin içine düşmeden uygun bir cevap geliştirmeleri zordur. Habermas fiîlî durumda, her göç akınından sonra yerleşik kültür ile göçmen kültür arasındaki kaçınılmaz alışverişin yeni kültürel ufuklar yaratmasının mukadder olduğunu ve demokratik bir ülkenin genişleyen bu ufuktan çok şey görebileceğini de kabul eder. Ama onun bile verdiği cevapta göç alan ülkelerin kendilerini “savunma hakkına” daha fazla vurgu yapıyor.

Peki Almanya”ya dışarıdan göç ederek gelenlere karşı Almanya”nın bu çözüm arayışını bir yerden göç ederek gelmemiş de, bizzat bir ülkenin bin yıllık gerçeği olan kültürler için nasıl uyarlayabiliriz sizce?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: