Prof. Dr. Yasin AKTAY

Alman demokrasisi için endişe zamanı

ABD elçiliğinin Kudüs’e taşınması kararının başlattığı büyük provokasyon yaşadığımız dünya düzenindeki iktidar ilişkilerinin röntgen görüntüsünü bütün çıplaklığıyla bir kez daha ortaya koydu. Tabi bu röntgen, şimdiye kadar ABD’nin Filistin ve İsrail arasındaki arabuluculuk pozisyonunun da bütün sahteliğini gösterdi…


ABD bu kararla birlikte sorunun arabulucusu değil fanatik bir tarafı olduğunu ve bu görüşmelerde sadece sinsice İsrail tarafına çalışmış olduğu malumunu ilam etmiş oldu. Bu provokasyona karşı protesto hakkını kullanan silahsız Filistinlilerin İsrail tarafından katliama maruz bırakılması insanlık adına herkesin tarafını belli etmesini gerektiren bir durum çıkardı ortaya. Bu süreçte, sözkonusu iktidar ilişkilerine göre kimin insanlığa yakın, kimin bu iktidar ilişkileri içinde zincirli olduğu da bir kez daha görülmüş oldu.

İslam dünyasında, İslam ülkelerinin cılız seslerinin sebebi yeterince malum. Varlığını İsrail’i de kurmuş olan dünya düzeni paylaşımına borçlu olanların ne olursa olsun bu cürümlere ses çıkarmasını beklemek beyhude.

Varlık sebebini neredeyse demokrasi ve insan hakları söylemleriyle özdeşleştirmiş olan Avrupa’nınsa sözkonusu olan İsrail olduğunda bütün o söylemleri yeni baştan aşırı-yoruma tabi tutarak boşa çıkarmasının da ontolojisi farklı değil.

Almanya başbakanı Angela Merkel telefonda görüştüğü İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Kudüs’te yaşanan gelişmeleri konuşurken İsrail askerlerinin sivil silahsız göstericilere açtığı yaylım ateşi neticesinde 60 kişinin ölümü ve 2500 kişinin yaralanmasının bütün suçunu “bölgedeki huzuru bozan” Filistinli göstericilere yüklemiş. Aynı görüşmede Merkel bu vesileyle İsrail devletinin 70. kuruluş yıl dönümünü kutlamayı da ihmal etmemiş. Merkel ayrıca, Almanya’nın, İsrail’in güvenlik endişelerini anlayışla karşıladığını, düşünce özgürlüğü ve huzursuzluk yaratmak amacıyla barışçıl gösteri hakkının kötüye kullanılmaması gerektiğini ifade etmiş.

İsrail karşısındaki Merkel ile Türkiye karşısındaki Merkel ne kadar farklı değil mi? Bu fark tabii ki tuttuğu saftan kaynaklanıyor. Darbe yapan ve 250 kişiyi katledip 2000’den fazla insanı yaralayan FETÖ’cülere gösterdiği anlayış ile İsrail’e karşı sergilediği anlayış da ne kadar benziyor? Yine PKK’lı teröristlere karşı sergilediği anlayış ve empati ile onlara karşı varlık, huzur ve güvenlik mücadelesi veren Türkiye’ye karşı sergilediği anlayışsızlık nasıl da örtüşüyor. Belli ki, Merkel ve dostları İsrail, FETÖ ve PKK’yı aynı safta, Türkiye ve Filistin’i de aynı safta görüyorlar. Saflarını da ona göre, birinci safta belirliyorlar, bu esnada demokrasi, insan hakları konusundaki bütün duyarlılıkları da bu saflaşmaya göre kabartıyorlar.

Bari demokrasi ve insan hakları söylemlerini alet etmeseler bu kinlerine, düşmanlıklarına ve tarafgirliklerine. Demokrasi ve insan hakları üzerine kendi yazdıkları kitabı bile istedikleri zaman istedikleri gibi tahrif etmekten geri durmuyorlar. Belli ki bunların bu özelliği hiç değişmeyecek: Kitabı tahrif.

Tabi Almanya’nın Nazi geçmişi dolayısıyla Yahudilere karşı suçluluk durumunun onun İsrail karşısında kayıtsız şartsız itaat konumuna zincirlemiş olduğu bir gerçek. Bu yönüyle aslında Merkel İsrail sözkonusu olduğunda kesinlikle kendi halkının duygularını ve iradesini de temsil etmiyor. Almanya’da bu konuda gerçek bir demokrasi olsa İsrail karşısında Alman halkının tavrı asla bu değildir. Alman siyasi iradesi İsrail’in ipoteği altındadır ve Almanya’dan o yüzden özgür bir tavır beklemek boşunadır. Ama özgür olmayan Almanya’nın Türkiye sözkonusu olduğunda özgür bir ülke rolü yapması fazla sırıtıyor.

ALMANYA’DA DEMOKRASİ KİTABININ TAHRİFİ

Aslında bugünlerde Almanya’da ibretlik bir başka “demokrasinin kitabını tahrif” örneği yaşanıyor. Türkiye’deki OHAL uygulamasını, sebeplerini, önünü-sonunu umursamaksızın bir demokrasiden uzaklaşma olarak niteleyen ve bundan dolayı Türkiye’ye karşı açık tavır alan Almanya’nın Bavyera eyaletinde geçtiğimiz hafta içinde çıkan bir polis yasası, “OHAL öyle değil böyle olur” der gibi, dünyaya öğretme ayarında.

II. Dünya Savaşı’ndan bu yana polise en geniş yetkileri tanıyan yasa olarak değerlendirilen bu düzenleme polise “potansiyel tehlike” durumunda müdahale yetkisi tanıyor. Eyalet meclisinde geçtiğimiz Salı akşamı 67’ye karşı 89 oyla kabul edilen Polis Yasası polislerin müdahale etme hızından, DNA taramasına ve üniformalara yerleştirilen vücut kamerasını kullanma kapsamının genişletilmesine kadar birçok tartışmalı nokta içeriyor.

Polis Yasası, soruşturma kapsamındaki şüphelilerin DNA izlerini inceleyebilme hakkını da tanıyor. Yasayı hazırlayanlar, cinsiyet, göz, ten, saç rengi, yaş ve köken gibi verilerle potansiyel tehditlerin sınırlandırılabileceğini savunuyor.

Yine yasaya göre Bavyera polisinin vücut kamerası kullanma kapsamı da genişletildi. Polisin, mahkeme kararı olmadan evlerde de vücut kamerası kullanma hakkı bulunuyor. Polise tanınan teknik imkanların kapsamı da yeni düzenlemeyle genişletildi. Örneğin, “bulut depolama” gibi kişisel bilişim verilerine erişim sağlanabilecek.

İnsanların özel hayatlarına dair “potansiyel tehlike” durumunda önü açılan tedbirlerin insanların bütün özel hayatlarını, ifade özgürlüğünü ihlal boyutu bir yana, “potansiyel tehlike” yaftasının yapıştırılmasının tamamen keyfi bir değerlendirmeye konu olması sendikaların ve muhalefetin yaptığı bir eleştiri. Ama bu eleştirilere rağmen konu yasalaştırılmış durumda.

Bütün bu uygulamaların bir kısmının Türkiye’de olması durumunda bile kopan gürültünün onda biri Almanya’da kopmuyor.

Merkel’den hala Bavyera’nın demokrasiden uzaklaştığına dair bir eleştiri duyulmadı.

Oysa bunlar bal gibi faşizmin ayak sesleri. Bavyera’dan başlayıp bütün ülkeye yayılma tehlikesi de var.

Alman demokrasisi adına endişe duymaya hakkımız yok mu?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: