Prof. Dr. Yasin AKTAY

Alimin ölümü: Fuat Sezgin Hoca’nın ardından

Öyle buyuruyor Rasul-i Ekrem Efendimiz (S.A): “Alimin ölümü, alemin ölümü gibidir”. Bu sözün ilim ehli insanlar için apayrı bir anlamı var elbet. Her alimin bir alemi vardır. Bu alemin girişi çıkışı zannedildiği kadar da kolay değildir. İlim yoluyla bir alemin inşasının nasıl gerçekleşiyor olduğuna ve burada kimin ne kadar eğlenebildiğini, kimin hangi kenarına, hangi ucuna ne kadar girip hangi nasibini ne kadar alabildiğini gerçek ilim sahipleri çok iyi müşahede ederler.

Bu müşahedelerinin hepsini herkesle paylaşmazlar. Paylaşmak isteseler de paylaşamazlar, çünkü müşahede ettikleri gerçekleri, müşahede ettikleri şekilde, ağırlıkta ve ehemmiyette herkesin idrak etmesi mümkün olmaz. Buna rağmen onların alemine girmek isteyenlerin de kendi kaplarına göre bir nasipleri olabiliyor, o kaba göre alacaklarını alıyorlardır.

Dün bir alimin, bir ilim çınarının ölümüne, dolayısıyla bir alemin kapanışına şahit olduk. Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca’yı, ilme adanmış ve son dakikasına kadar da heyecanını yitirmeden aynı çabasını sürdürdüğü 94 yıllık ömrünün son yolculuğuna uğurladık.

Bitlis’ten başlayan ve sahasında dünyanın en büyük alimi olmasına kadar giden Prof. Dr. Fuat Sezgin hoca bir alem olma tecrübesini en iyi hissettiren isimlerden biri olsa gerek. İçinde yaşadığı dünyada paralel olarak devam eden ve kendi hayatını etkilemeye, belirlemeye çalışan hayat mecralarını nasıl yok sayarak kendi alemini itina ile işlemiş olmanın tecrübesi…

Hakkında iki gündür çok şey yazılıp çiziliyor. Dün görebildiğim kadarıyla bizim gazeteden Yusuf Kaplan, Yaşar Süngü, Ergün Yıldırım, İsmail Kılıçarslan, Karar’dan Yıldıray Oğur, Star Gazetesinden Sibel Eraslan’ın kendisiyle ilgili çok güzel, her biri farklı yanlarını ortaya koyan tanıtıcı yazıları yayınlandı. Bugün muhtemelen yine birçok yerde bir çok yazarın, Fuat Sezgin hocanın farklı anekdotlarını, hayatından kesitleri aktardığı yazılar okuyacaksınızdır. Tekrara düşmek istemiyorum.

Fuat hocanın burada vurgulamak istediğim, önemli bir özelliği tam da kendi alemini, dünyanın içinden geçmekte olduğu, bizzat kendisinin de yaşamak durumunda kaldığı olaylardan koruyarak örme konusunda ortaya koyduğu inanılmaz iradedir.

Malum, 1960 cuntacılarının değişik bahanelerle üniversitelerden attıkları meşhur 147’lik listenin içinde, o zamanlar 36 yaşında genç bir doçent olan Fuat hoca da vardır. Bir tasnife göre “iyi oryantalist” diye nitelenebilecek Hellmut Ritter ismindeki Alman hocasından kaptığı ilim aşkı ve disipliniyle ilk eserlerini vermeye başlamış bile. Buhari’nin Kaynakları üzerine oryantalist hadis literatürünün bütün kabullerini çürüten eserini ortaya koymuş.

İlim konusunda kendisine bir rota da çizmişken karşısına böyle bir engelleme çıkmış. Üniversiteye, ilme, aydına bakışı dar, sığ, araçsal çerçevenin ötesine geçemeyen dönemin siyaset ve bilim çevrelerinin traji-komik işbirliğiyle durdurulmak istenmiş Fuat hoca. “Cahillerin değerlendirmesine maruz kalan” nice bilim adamının içine düşebileceği karamsarlıkla oracıkta durabilir, pes edebilir veya sonradan işlerin düzelmesiyle kaldığı yerden daha düşük tempoyla devam edebilirdi.

Oysa, yaşamakta olduğu bu tecrübenin zorbalığından daha fazla sığlığı, darlığı ve cahilliğini görerek kendi gördüğü asıl alemi inşa etmeye ve o alemin kralı olmaya devam etti. Gerçek bir alimin yaşamakta olduğu günübirlik-tarihsel tecrübelerin üstüne çıkabilme başarısı onun kendi aleminin insanı olduğunun veya ilmi derinliğinin de ifadesidir.

Nitekim Fuat hoca, kendi ifadesiyle bu yaşadıklarından dolayı geçici ve ufak bir teessür yaşamışsa da kızıp memleketine, insanına küsmemiş. Kendi aleminin kralı olarak başka alemlerde tanınıp tanınmamaya, iyi muamele görüp görmemeye takılmamıştır. Kendi aleminin sınırlarını genişletmeye, kalitesini artırmaya, güzelliğini özenle işlemeye devam etmiştir. O yüzden Frankfurt’a taşınmasının malum bir sebebi olarak hep hatırlansa da o buna hiçbir zaman takılıp gereğinden fazla büyütmemiştir. Zaten gittiği yerde, Frankfurt’ta ortaya koyduğu çalışmalarla, çalışma temposu ve disipliniyle bir bakıma kendisine bu zulmü reva görenlere ironik bir biçimde müteşekkir olduğunu bile ifade etmiştir.

Fuat hoca hakkında vurgulanması gereken önemli bir özelliği tam da bu çalışma disiplini ve aşkıdır. Bizde insanlar doçent olduktan hemen sonra neredeyse emeklilik moduna geçiyor, akademik disiplinden ve anlayıştan bir tür muafiyet kazandıklarını hissediyorlar. O saatten sonra ya hiç çalışmıyor veya hasbelkader yaptıkları çalışmalarda hiçbir akademik titizlikle kendilerini mukayyet görmeyebiliyorlar. Profesör olduktan sonra da titiz, ciddi ve yeni çalışmalar ortaya koyabilen o kadar az ki. Bu yüzden araştırma disiplini ve aşkının bir kültüre dönüşmesi mümkün olmuyor.

Yıllar önce 104 yaşında vefat eden felsefi hermeötiğin ünlü ismi Hans-Georg Gadamer’in 95 yaşındayken katıldığı bir konferansa sunduğu bir tebliği okuduğumda, bizimkilerle aynı karşılaştırmayı yapmıştım. Fuat Sezgin Hoca, aslında ilerleyen yaşına rağmen, ömrünün son demine kadar ısrarla sürdürdüğü çalışma azmi, heyecanı ve disiplini dolayısıyla bizim akademik dünyamıza bir rol model olmak üzere sürekli gündemde tutulması gereken bir alim.

Kendine özgü bir alemin alimi olarak öldüyse de, o alemden dünyamıza çok şey kalmıştır. Allah o alemden daha fazla ve hayırlı bir şekilde faydalanmayı nasip etsin. Kendisine gani gani rahmet etsin.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: