Prof. Dr. Yasin AKTAY

Aklımızı başımızda tutmak

Bu tür olayların ardından duymaya alıştığımız sözü yine duyduk: “Sözün bittiği yer”. Birileri sözü bitirmeye çalışıyor. Ama sözü sonuna kadar kullanarak, tüketerek değil, daha baştan sözü devre dışı bırakarak bitirmeye çalışıyor. O birileri konuşmamızı engellemeye çalışıyor. Söz siyasettir çünkü, çözüm arayışıdır, iradedir, akıldır. Sözün bittiği yer aklın da bittiği yerdir. Artık duyguların, hem de en süfli, en aşağılık, kin, nefret, öfke ve intikam duygularının hüküm süreceği yerdir.

Sözün bittiği ve bu duyguların hüküm ferma olduğu yerde aslında insanlık da bitmiştir. İnsanlığın bittiği yerden nasıl bir kazanç devşirilecekse o kazanç lanetli bir kazançtır. Hiç kimseye hiçbir hayrı dokunmayacak bir kazançtır, hala farkında değiller. O süfli kazanç duygusuyla gencecik delikanlılar birer birer toprağa düşerken kim neyin hesabını yapıyorsa o hesap onu cehennemin dibine kadar sürer.

Diyarbakır Barosu Başkanı Mehmet Emin Aktar çok insani bir tepki veriyor bu duruma twitter mesajında: “Bir insan kaç kez ölür? Neden? Niçin? Kimin için? Ölümle gelecek hiçbir hakkı istemiyorum artık!”

Sözün bütün imkanlarının sonuna kadar işleyebildiği bir vasatın ortasına düşen bu bombaların bizi konuşmaktan alıkoymaktan başka ne amacı olabilir? Vaka, bu bombanın beklenen etkisini epeyce sürdürdüğüdür. Nasıl sürdürmesin ki? Gencecik hayatlar sönüyor, ocaklara ateş düşüyor, anaların yüreği yanıyor.

Yine de, bu saldırının hedefinin tam da aklımızı başımızdan almak olduğunu bildiğimize göre, onu etkisiz hale getirmenin tek yolunun da konuşmaya, çözüm üretmeye, yani siyasete devam etmek olduğunu da bilmek zorundayız.

Bu olayla ilgili bazı notları kaydederek devam edelim. Birincisi, eylemsizlik konusunda kendi önderinden, Öcalan”dan açık bir talimat almış olan PKK”nın bu eylemiyle birlikte Öcalan”a da isyan etmiş olduğu. Daha önce de söylemiştik, PKK”nın İmralı”yı çözümün adresi olarak göstermesinde çok karmaşık bir illüzyon var. Öcalan”ın avukat görüşmelerinden örgüte ve BDP”ye kadar gelen birkaç süzgeçten aktarılan ifadelerinin ne kadar kendisine ait olduğu ciddi bir sorudur. Sonuçta ifadelerden seçmeler üzerinden bir seçme yapıldığı ortada. PKK işine gelmeyen ifadeleri de tanımadığını bu saldırıyla göstermiş oluyor aslında. Yoksa devletle müzakerelerin iyi bir noktaya gelmiş olduğunu ve çözüm için hiç olmadığı kadar iyimser açıkça söylemiş olan Öcalan”ı tamamen devre dışı bırakacak bu saldırının anlamı ne?

İkincisi, BDP”nin çatışmaların devam ettiği saatte “demokratik özerklik” ilanıyla uğraşması, bu esnada siyasetin en üst düzeyi olan parlamentoya karşı boykot tavrına devam etmesi, belki gündemde kalmasını sağlıyordur, ama bu saatten sonra siyaseten hiçleşmiş olduğu gerçeğine de uyanmış olmalı. Gündemde kalmanın binbir yolu var tabi, bu yollar her zaman olumlu çalışmıyor.

Demokratik özerklik ilanı ne demokratik ne de özerk bir davranış biçimi. Demokratik değil, çünkü PKK”nın silahlı gücüne güvenilerek yapılıyor. Bu silahlı gücün bölge halkını sindirici, devleti de hizaya getirici etkisine güveniliyor, ama bu gücün de emir-komutasında gerçekleştiriliyor. Demokratik Toplum Kongresi PKK”ya barış çağrısı bile yapamıyor. Silahları bırakmaya bile davet edemiyor. Bölge halkının yarısından fazlasının oy vermediği bir partidir BDP. Yarısından fazlası AK Partiye oy veriyor Kürtlerin, ama güvendiği namluların gücüyle Kürtleri yönetmeye talip oluyor BDP. Talip olmak ne kelime, bunu tek taraflı olarak ilan da ediyor. Dün Ahmet Altan”ın çok güzel ifade ettiği gibi aslında Kürt halkına sorsa alamayacağı “yönetme hakkını” devletten ve hükümetten talep ediyor.

Yani “Kürtler kendi kaderini tayin etsin” diye yola çıkıp, “Kürtler”in kaderini Türkler tayin etsin” noktasına gelmiş bir PKK-BDP sözkonusudur. Üyesi olduğu TBMM”ye gitmeyip, kendisiyle ilgili kararları almayı AK Parti”den beklemesi de bu tuhaf durumun uzantısı. Kendi siyasi maharetini kendi eliyle hiçliyor ve “her şeyi devletten bekliyor”.

Doğrusu olan da bu oluyor. Bugün Kürtlerle ilgili haklar PKK”ye rağmen tanınıyor. Demokratik açılımlar BDP”nin tüm engellemelerine ve muhalefetine rağmen gerçekleşiyor. Her açılım hamlesinin ortasına bir bomba attığı halde Kürt kimliği tanınıyor. Buna rağmen Kürtlerin kazanımlarından dolayı Kürt halkını kendine borçlu kılmaya çalışıyor PKK. Kendini Kürtlerin kurtarıcısı olarak dayatıyor. Ama bunu yaparken de bu konumunun tanınmasını devletten, AK Parti”den bekliyor.

Üçüncü bir nokta, Kılıçdaroğlu”nun olaya verdiği tepkiyle ilgili. Balyoz ve Ergenekon”dan dolayı tutuklu olarak yargılanan askerlerin maruz oldukları moral bozukluğunun terörle mücadelede bir zafiyet oluşturduğunu söyledi Kılıçdaroğlu. Ergenekon”a adanmış bir siyaset kariyerinin böyle bir olaydan da müvekkilleri için bir fırsat yakalamaya çalışması anlaşılabilir ama neresinden bakarsanız skandal, neresinden bakarsanız şecaat arz ederken sirkatini söyleyen bir ifade bu. 30 yıldır devam etmekte olan kimsenin bir onbaşıya bile yan bakamadığı bir terörle mücadele tarihinde ne zaman başarılı olunmuş da, bugünlerde bu olayı bu tutuklamalara bağlıyor?

Aktütün, Dağlıca olayları daha taze. Onlar gerçekleştiğinde daha bir çavuş bile tutuklanmış değildi. Kaldı ki böyle bile olsa, ne yani, şimdi bazı komutanlar tutuklu diye, geri kalan komutanlar terörle mücadelede “moral bozukluğuna bağlı olarak” iş yavaşlatma, grev, itaatsizlik gibi tepkiler mi sergiliyorlar? Kılıçdaroğlu”nun ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu acaba? TSK bu ifadeye bir tepki vermeli. Öyle bir şey varsa TSK”nın komutanlarının gencecik Mehmetçikleri, analarının kınalı kuzularını sırf moral bozukluğunu bir nebze telafi etmek için kurban verdiklerini söylediğinin farkında mı?

Olacak şey değil, çünkü öyle bir şey varsa TSK”nın topyekûn lağvedilmesi gerekiyor. Yoksa bu moral bozukluğunun daha kaç vatan evladının hayatına mal olmasını beklemeliyiz?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: