Prof. Dr. Yasin AKTAY

AK Parti ve bir sistem hikayesi

Lübnan’da İsrail ve Hizbullah arasındaki savaşın seyri başka bir konuyla ilgilenmeyi neredeyse imkânsız kılacak bir hararetteyken, AKP’nin kuruluşunun beşinci sene-i devriyesi geldi geçti. Bu hengamede AKP’nin büyük emekler sarf ederek hazırlayıp uyguladığı kampanyalarının yankısının geçtiğimiz yıllara nazaran çok cılız kalması dikkat çekti.

Beş yıllık süre partilerin ortalama ömürlerinin yirmi yılı geçmediği ve kendi kimliklerini istedikleri gibi oluşturup ilan etmeye fırsat tanınmadığı Türkiye’de bile bir parti hakkında yeterince şey söyleyebilmek için yeterli bir süre kabul edilebilir. Hele bu parti kuruluşundan bir yıl sonra tek başına iktidara gelmiş ve beş yıllık ömrünün dört yılını iktidarda geçirmişse, bu partinin kimliği hakkındaki tartışmalar belli bir somut muhtevaya da kavuşmuş olmalı.

Gerek kurulma tarzı, gerek isnad edilen (gizli İslamcı) veya ilan edilen (muhafazakâr demokrat) kimliği ve iktidardaki icraatlarıyla özgün bir tecrübe sayılan AKP, Batı’da her geçen gün daha fazla akademik ilgiyi uyandırıyor.

Geçtiğimiz aylarda, Utah University Press M. Hakan Yavuz’un editörlüğü altında The Emergence of a New Turkey isimli bir kitap yayımladı. AKP’yi “Yeni Bir Türkiye’nin Doğuşu”nun en önemli aktörlerinden biri sayan kitabın başlığının Bernard Lewis’in Türkçe’ye de çevrilen Modern Türkiye’nin Doğuşu isimli kitabın başlığıyla taşıdığı benzerlik sanıyorum tesadüf değil. Bu başlığın seçilmesi AKP’nin Türkiye’nin modernleşme tarihinde Lewis’in dizdiği kilometre taşlarının en önemlilerinden birini oluşturduğunu ima ediyor. Massimo Introvigne, Yalçın Akdoğan, William Hale, İhsan Dağı, Sultan Tepe, Ahmet T. Kuru, Ali Çarkoğlu, Gareth Jenkins, Ziya Öniş, Engin Yıldırım, Edibe Sözen, Burhanettin Duran ve Şaban Kardaş her biri ayrıca değerlendirmeyi hak eden analitik makaleleriyle kitaba katkıda bulunarak AKP’yi kimlik, ideoloji, liderlik ve politikaları bakış açılarından irdeliyorlar.

Kitabın giriş kısmında Yavuz’un şu sorusu AKP hakkındaki bütün araştırmaların bocaladığı bir ikilemi çok iyi ifade ediyor: “AKP’nin durumu, değişen yeni koşullara uyum sağlayabilmiş bir İslami hareketin başarı hikâyesi midir yoksa İslamcılığını, hatta apaçık İslami köklerini reddettiği derecede Türk sisteminin siyasi İslam’a dönüşme veya siyasi İslam’ı ehlileştirme kabiliyetinin bir hikâyesi midir?”

Milli Görüş partilerinin ardı sıra açılıp kapanma şekli, iktidara talip bir parti olarak var olmakta ısrar edecekse, AKP’ye sistemin diğer aktörleriyle kabul edilebilir yeni bir uzlaşma çizgisini arayıp bulmayı zorunlu kılıyordu. AKP bu yolu aramakta ısrar etmekle sistemin mümkün-etkin aktörlerinden biri olma gerçeğini görmüş veya bu hakkından veya imkânından kolay kolay feragat etmeyeceğini de göstermiş oluyordu. Türkiye’nin yürüyen sistemi ve ekonomisi içinde istediği zaman çekip gitme lüksüne sahip olamayacak kadar eklemlenmiş yeni sosyal ve sınıfsal tabakaların rasyonalitesini temsil ediyordu bu tercih.

Bu tercih aynı zamanda siyasal ve toplumsal sistemlerin dinamik bir beşerî doğaya sahip olduğunun en iyi örneklerinden birini teşkil ediyordu. Sistemin AKP’ye ne kadar izin verip ne kadar vermeyeceği sorularının arasında en uygun cevap siyasetin fiili işleyişi içinden çıktı ve AKP sistemin en önemli aktörlerinden biri olarak temayüz etti. Sistem değişmez, donuk bir muhtevaya sahip değildir. Hiçbir aktörün mutlak hâkimiyeti altında değildir. Sistem bizatihi uzlaşmalar toplamından ibarettir, hiç kimsenin dediğinin dedik olamadığı, dolayısıyla siyasî aklın, pratiğin ve performansın en geçerli sermayeyi oluşturduğu bir alandır. Kendini bir aktör olarak göremeyenlerin, kendi gücünün farkında olmayanların çevrelerinde olup bitenlerden dolayı sistemi suçlaması, üstün güçler vehmedilmiş bir sistemi merkeze alan garip bir siyasal teolojiyi besliyor. Bu teoloji siyasette yapılamayanlara mazeret üreten bir zafiyet söylemi olarak çalışıyor. İktidardaki dört yılı içinde AKP de yapamadıkları işler noktasında yer yer bu teolojiyi beslemekten geri durmamıştır.

AKP’nin parti olarak bir tabana dayandığı kadar kendi tabanını oluşturup şekillendirdiği de bir gerçek. Üretip tedavüle soktuğu muhafazakâr demokrasi kavramı, içi ne kadar boş olursa olsun, bugün hatırı sayılır bir kitlenin kimliğini ifade için başvurduğu bir referans noktasına dönüşmüştür.

Türkiye’deki İslamcı siyaset çıtası muhafazakârlığı ne kadar gerici bir seviye olarak görse de bugün İslamcılığın muhafazakârlık olarak ifade edilmesi noktasına AKP etkisiyle geri dönülmüş durumdadır. İslamcılığın siyasetteki mümkün ve meşru tek dili olarak kerhen kabullenilen muhafazakârlık giderek içselleştirilmiştir.

Kuşkusuz bunda de AKP’nin tek taraflı çalışmış olduğunu söylemek mümkün değil. Bir bakıma taban ne kadar İslamcılık talep etmişse AKP o kadarını sunmuştur.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: