Prof. Dr. Yasin AKTAY

Afrika açılımında yola devam

ADDİS ABABA. 2005 yılını “Afrika yılı” ilan etmesinin ardından Türkiye gerçek anlamda bir Afrika açılımı yapmaya başladı. 2002 yılından itibaren Afrika’daki büyükelçilik sayısını 39’a çıkardı ve ilerleyen zaman içinde sadece Sahra Altı Afrika ile daha önce bir milyar doların altında olan ticaret hacmini 7.5 milyar dolara çıkardı.

Afrika dünyanın şu anda en hızlı büyüyen ekonomilerinin yer aldığı bir kıta. IMF verilerine göre 2014 yılında dünyada en hızlı büyüyen 10 ülkesinin 64sı Afrika’da bulunuyor. O yüzden gelişmiş ülkelerin dikkatini eskisinden farklı bir biçimde çekiyor. Farklı diyoruz, çünkü Afrika bugünün gelişmiş ekonomileri için geçmişte sadece zengin yeraltı kaynakları sömürülecek bir coğrafya olarak değerlendirildi.

Bu kıtanın yeraltı ve yerüstü kaynakları acımasız bir biçimde sömürülürken, buraların kalkınmasına da bir nebze katkıda bulunma kaygısı hiç bir şekilde taşınmadı. Gelişmiş dünya Afrika’nın kaynaklarını sömürerek refah toplumlarını kurarken, bu ülkeleri kendi haline bırakmıyor, yönetimlerine, sınırlarına, her şeylerine müdahale ederek gelişmelerine de engel oluyordu.

Bir yandan da “kalkınma veya ilerleme neden batı dışı dünyada gerçekleşmedi de sadece Avrupa’da gerçekleşti?” sorusunu gayet akademik entelektüel bir soru gibi dillendirdi. Sorunun sorulma biçiminde başlayan bir sinsilik, bir söylem kurma niyeti var. Tabii ki cevabını da kültüre, zihniyete, dini inançlara bağlayarak sömürge ilişkisini meşrulaştırmaya devam etti.

Bugün ise aynı gelişmiş dünya, aynı kültürel kibrini ve müdahale azmini devam ettiriyor olsa da hem dünya eski dünya değil, hem de toplamda ciddi bir uyanış süreci içindedir Afrika. 

Türkiye ise Afrika’ya hem ekonomik açılımın bir parçası olarak baksa da, sadece bu çerçevede kalmayarak önemli bir fark ortaya koydu. Ülke yönetimi ve ekonomisi tamamen çökmüş durumda olan Somali’ye yapılan yardımlarla, adeta ülke yeniden inşa edildi.

Afrika’da toplam 9 ofis açan TİKA üzerinden ilişki kurulan Afrika ülkelerinin her şeyden önce kalkınmasına katkıda bulunmak önemseniyor. Gerek TİKA gerek sivil toplum kuruluşları aracılığıyla bir çok Afrika ülkesinde açılan su kuyuları, tarımsal kalkınma projeleri ve sağlık hizmetleri sayesinde Türkiye Afrika’ya olan ilgisinde gerçek anlamda farkını hissettiriyor. Nitekim, kıtaya 1 milyar doları aşan maddi yardımlarıyla en büyük bağışçı ülkeler arasına girmiş bulunuyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kısa bir süre önce Batı Afrika’ya yaptığı gezinin ikinci kısmını bu sefer Etyopya, Somali ve Cibuti’ye yapmak suretiyle Afrika Açılımı konusundaki ısrarı bir daha gösteriyor. Somali’nin bir yandan açlıkla bir yandan da iç savaşla boğuştuğu dönemde Somali’ye giden ilk ve tek dünya lideri olarak yaptığı çıkışla sadece Somali halkının değil bütün Afrika halkının gönlünde taht kurdu Erdoğan. Addis Ababa Üniversitesinde fahri doktora alırken yaptığı konuşmada “bizim Afrika’ya olan ilgimiz bazıları gibi bu coğrafyanın elmas ve yeraltı zenginliklerine göz diken bir ilgi değil. Bizim ilgimiz her şeyden önce insani bir ilgidir” diyerek Türkiye’nin farkını bir kez daha ifade etti.

Üniversite rektörü de, Erdoğan’a fahri doktora derecesini verme gerekçesini anlatırken, Erdoğan’ın “kendi ülkesinde gerçekleştirdiği demokratikleşme, insan hakları ve ekonomik kalkınma dolayısıyla Türkiye’nin müstesna liderliğine hak kazandığını herkesin kabul edebileceğini, ama onun liderliğini sadece ülkesi içinde gerçekleştirdiği reformlarla sınırlamanın da haksızlık olacağını” anlattı. Rektöre göre Erdoğan’ın liderliği sadece Türkiye için değil bütün Afrika için de yeni siyasi ufuklar açmış, dikkate alınan bir liderlikti. Somali, hiç kuşkusuz bu liderliğin göze çarptığı en önemli ülkeydi.   

Gezinin ilk durağı, Etiyopya, Afrika’nın doğrudan sömürgeleştirilmemiş tek ülkesi. Köklü bir tarihe sahip, ama sömürgeciliğin Afrika’ya girdiği tarihlerden beri sömürgecilerin girdiği ülkelerle savaşları, gerilimleri hiç eksik olmamış, bu gerilimler yüzünden de sürekli istikrarsızlıklar yaşamış bir ülke. Tabi köklü tarihinin Müslümanlar açısından en önemli yönü, 1. Hicret’in yapıldığı Habeş diyarı olması.

Bu Hicret esnasında ülkeyi yöneten Necaşi’nin Müslümanları Mekkeli müşriklerin şikayeti ve talebine rağmen himayesine alması, Müslümanların temsilcisi Hz. Cafer bin Ebu Talib’le meşhur diyaloğu, İslam tarihinin en duygulandırıcı sahnelerinden biridir.

Çok kültürlülüğü, dinsel özgürlükleri kendi buluşları gibi pazarlayan buna karşılık batı dışı dünyada bu tür değerlerin neden gelişmemiş olduğunu safa yatarak soran batı dünyası Etyopya’nın tarihine baksa yeter, görmesi gerekeni görmüş olur.

Necaşi bir Hristiyan idi, dindardı. Peygamberi dinlediğinde, gördüğünde, çocuğunu tanır gibi tanıması beklenen kavimdendi yani. Başkaları Hz. Muhammed’i gördüğünde gerçekten çocuklarını tanır gibi tanıdıkları halde, kıskançlıklarından ve kibirlerinden dolayı onu kabul etmeye yanaşmamışlardı. Oysa Necaşi, Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj ile Hz. İsa’nın mesajı arasında bir çöp kadar bile fark olmadığını ifade etmekten çekinmemiş ve O’na gereken saygıyı göstermişti.

Bugünün Habeşistan’ını, Etiyopya’yı ziyaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan ise bu sefer ülkesinden bizzat destekleyerek, referans olarak gönderdiği insanların ülke aleyhine yaptığı lobi faaliyetlerinden ve kara propagandalardan mustarip. Burada kendi desteğiyle açılmış okulların Türkiye aleyhine faaliyetlerin merkezleri haline gelmiş olması, böylece ziyaretin gündemlerinden biri haline geliyor. Bu gündeme dair gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz.    

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: