Prof. Dr. Yasin AKTAY

Acıları yarıştırmadan

Alevilerin haklı olarak en çok dillendirdikleri konu yüzyıllardır Alevilerin maruz kaldığı baskılar, zulüm ve inkâr politikaları oluyor. Her yerde kendilerini gizlenmek zorunda bırakan, önyargıların beslediği bir dışlayıcılığın, hayatı bir Alevi için katlanılması zor hale getirmiş olduğu bir gerçektir. Bir Alevi gerçek kimliği bilinsin veya bilinmesin başkaları tarafından nasıl karşılanıyor olabileceğine dair hiçbir zaman tam bir güven hissi taşımayabiliyor. Bu da gündelik hayatını hep bir teyakkuz, bir dikkat içinde yaşamasını gerektirebilir. Bu teyakkuz halinin nasıl bir işkenceye dönüşebildiğini anlamaya çalışmak Türkiye”de vatandaşların eşitliği ilkesine inanmış herkesin görevidir.

Son çalıştay esnasında da bu yöndeki duygularını bir şekilde ifade edenler oldu. Buna mukabil Türkiye”de bir de dindar insanların neler çektiklerine dair birçok anekdot anlatıldı. 1950 yılına kadar kademeli olarak uygulamaya konulan bazı politikalar yoluyla dindar insanların nasıl toplumda ikinci sınıfa dönüştükleri vurgulandı.

Harf devrimiyle birlikte Kur”an öğretimi üzerinde yoğun baskılar, inanılmaz zulüm görüntülerine yol açıyordu. Bir kısım camilerin amaçları dışında kullanılmak üzere bozulduğu veya yıkıldığı, her türlü Arapça harfli kitap veya evrakın bulundurulmasına karşı şiddetli takibat ve cezaların uygulanması o dönemle ilgili en bilinen hikâyelerdendir. Kuran okuttuğu için jandarma baskınına uğrayan ve jandarmadan dayak yiyen hocaların hikâyeleri dindar dünyanın kolektif hafızasının silinmeyen kayıtlarındandır. Menemen vakası veya Şeyh Said isyanı bahanesiyle kaydı da hiçbir şekilde tutulmamış kaç tane âlim veya kanaat önderinin idam edildiği bilinmiyor ama her şehirde bu infazlarla ilgili bir dizi anekdotu aynı hafıza kayıtlarından dinleyebilirsiniz. Türkçe okunan ezanın dindarlar için nasıl bir eziyet olduğu da cabası.

Din öğretim kurumlarının tamamen lağvedilmesi sonucu 1950 yılına gelindiğinde halkın kendi cenazesini usulüne uygun kaldıracak hiçbir adamı kalmamıştı. O zamana kadarki diyanet politikasının amacı Sünni dünyayı tercih edip onlara bir hizmet sunmak gibi bir anlayıştan kesinlikle çok uzaktı. Nihai amacın örgütlü her türlü dinselliği tamamen kaldırmak ve dini tamamen bireysel kanaatler düzeyinde bir kadere terk etmek olduğu çok açıktı. Böyle bir ortamda dinin hiçbir cazibesi kalmayacağı için kendi kendine dönüşerek hiçbir toplumsal talebi olmayan vicdani bir düzeye hapsolacağı beklentisi belirliyordu bu politikayı. Aleviler bu politikaya olumlu karşılık verdiler ve bu tarz bir dinsellik düzeyine bir bakıma razı oldular ama Sünniler razı olamadılar. Dinselliğin bu düzeyinin dinle bağdaşır bir tarafı yoktu çünkü. Esasen bu düzeyin Alevilikle de bağdaşır bir tarafı yoktu. Ama o günün Alevilerinin belki sosyolojik belki siyasal koşulları böyle bir alış-verişe daha olumlu cevap vermelerini kolaylaştırdı.

Sünniler dinselliğin daha fazla şey gerektirdiğinde ısrar ederek demokrasinin bütün imkânlarını dinsel şartlarını iyileştirmek üzere kullanmaktan geri durmadılar. Ancak hiçbir zaman da hâkim iktidar nezdinde makbul vatandaş sayılmadılar. Onlar da birçok düzeyde Alevilerden az olmayan bir dışlamaya maruz kaldılar. Kendi durumlarını sıklıkla “öz vatanında garip öz vatanında parya” olarak hissedip ifade ettiler. Çalıştayda benzer anekdotları dinleyen Alevilerin birbirlerine yarı şaka yollu “bunlar neler çekmiş böyle, biz de bir şey çekmişiz zannediyorduk” yollu takılmaları bence çok insani ve hakikatli bir tepkiydi.

Başörtüsü yasağını yaşamamış olanlar bunun nasıl bir dışlama mantığına oturduğunu yeterince takdir edemiyorlar. Bugün Emine Erdoğan”ın GATA kapısından üç yıl önce giremeyişini herhangi bir mantığa dayandırmakta zorlanıyoruzdur. Türkiye”de başörtüsü hep bir dışlama vesilesi olarak kodlanmaya devam etti ve bir iki değil yüzbinlerce insanın “normal” vatandaşların kullanabildiği eğitim hakkından mahrum bırakılmasına yol açtı. Bu, münferit hallerde bazı görevlilerin işgüzarlıklarıyla ortaya çıkan bir ayırımcılık değil, düzenin yasalarla desteklenmiş bir normudur. Bugün ortaya çıkan andıçlar ve fişleme dosyaları dolayısıyla askerde dindar olmanın nasıl bir dışlama gerekçesi ve normu olduğunu çok daha iyi görüyoruz.

Bütün bunlar dindarların çektiklerini Alevilerin çektikleriyle karşılaştırmak, acıları yarıştırmak için değil, olamaz da. Ancak Alevilerin çektiklerini dindar veya Sünni kesimden bilmesinin tuhaflığına bu vesileyle işaret etmek gerek. Türkiye”de mazlumluk gibi zalimliği de bir tür nöbet gibi gören bir anlayış tabii ki yok değildir. Ama sorunumuz bundan çok daha öte bir tanışıklık ve farkındalık sorunu.

Birileri Alevilerin hafızasına Maraş”ı ve Sivas”ı birer çağdaş ve milli Kerbelâ gibi kazımaya çalışırken bu Kerbela”nın yezitleri olarak Hüseyin”in torunlarını işaret ediyor. Yaşanan tecrübeler paylaşılamadığı için kimin Hüseyin, kimin Hürr, kimin de gerçek Yezit olduğu anlaşılamıyor. Çünkü herkesin kendi acısını ağıtlaştırması ve başını bu acının uyardığı nefrete gömmesi istenmektedir.

Madımak”ın karşısına Başbağlar”ın dikilmek istenmesi aslında dönüp Madımak”ta da neler olup bittiğine bir daha bakmayı gerektirir ama bir kez harekete geçmiş nefret aklı en kolay hedefine saplayıp bırakır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: