Prof. Dr. Yasin AKTAY

ABD dış siyasetinde çıkarlar mı hakim dinci idealler mi?

Amerika bugün İslam dünyasının DEAŞ versiyonu olan Evanjelik Şeriatçılığının en radikal anlayışıyla yönetiliyor. Bu anlayış aynı kafaya sahip Siyonizm’in yönettiği İsrail ile gayet uyumlu bir biçimde ama dünyanın geri kalan bütün kesimleriyle kavgalı olarak ABD siyasetini de dünyayı da tam bir felakete sürüklüyor. Uluslararası ilişkilerinde bütün tercihlerini Kitab-ı Mukaddes’in Siyonist bir yorumundan çıkardıkları bir programa göre yapıyorlar.


Obama yönetiminin yıllar süren, son derece rasyonel-stratejik ve diplomasi teamüllerine uygun bir biçimde ince ince işlediği İran’la müzakere sürecini bir çırpıda tek taraflı olarak iptal ederken gözettiği tek şey bu program. Bu program İsrail’i kısa vadede memnun ediyor ama uzun vadede İsrail’in de felaketi olacak bir program. Adım adım bölgeyi bir Armageddon savaşına sürükleyecek olan bu programın uygulanması neticesinde İsrail diye bir devletin veya Yahudi diye bir milletin kalmayacağı da öngörülüyor.

Son yazımızda Almanya’nın bir numaralı devlet televizyonu Das Erste’de Amerikan Evanjelist radikal Hıristiyanlar hakkında bir zamanlar yayınlanmış bir belgeselden bir kesit sunmuştuk. Bir milyonun üstünde insanın vahşice katledilmesine ve ülkenin huzur ve istikrarının, insanların birbirine güveninin tamamen kaybolmasına yol açan Irak işgalinin tam bir Evanjelist plan çerçevesinde yürütüldüğü çok net görünüyordu.

İşgal süresince Irak’ta faaliyetlerine alan açılan Evanjelist Radikal Hıristiyanların misyonerlik faaliyetleriyle Müslüman Irak halkına nasıl baktıklarını görmek insanı dehşete düşürmeye yetiyor. Müslüman Iraklının hayatı, şerefi, onuru zerre kadar önem ifade etmiyor. Zaten kendilerinden olmayanı, kendilerine hizmet etmeyeni insan bile saymayan tekfirci ve haçlı bir anlayışla hareket ediyorlar. Bu anlayış o gün de iktidardı, bugün de iktidarda ve Ortadoğu’yu olduğundan daha fazla karıştırmak için yeni planlarını devreye sokuyor.

Plan aslında çok açık. İsrail’in şu nüfusuyla ve şu haliyle bütün Ortadoğu’yu veya kendisine vaat edilmiş olduğunu vehmettiği toprakları işgal etmesi, onlara hakim olması mümkün değil. Ama bu topraklarda güçlü yönetimler bırakmamanın, var olan yönetimleri zayıflatmanın İsrail’i kendiliğinden bölgeye hakim kılacağı düşünülüyor. Bugün adım adım uygulanan plan bu.

Konu İsrail’in güvenliğinin çok ötesinde bir şey. Konu İsrail’in tahakkümü konusudur. Onun için Irak’ta hiçbir zaman olmadığı gibi, Suriye’de de bir istikrar arayışı yok ABD’nin bu yönetiminin. DEAŞ’la veya terörle mücadele diye bir derdi de yok. Öyle bir derdi olsaydı aslında yapacağı şey çok belliydi. Terörün her türünü samimi bir yaklaşımla temizlemek birkaç ayı geçmez. Orada sorunun asıl kaynağı da arızi kaynağı da çok belli. Dürüst yaklaşıldığında gayet açık ve basit bir plan dahilinde neticeye ulaşmak hiç de zor değil, ama gerçekten ABD’nin DAEŞ’i veya diğer bütün terör örgütlerini bitirmek istiyor olduğu iddiası doğru ise…

DEAŞ’ın gerek söylemi itibariyle gerek vahşeti ve insanlık düşmanı tarzı itibariyle bölgenin kültürüne, inancına, tarihine çok yabancı olduğunu hep söyler dururuz. Ama bu kadar yabancı bir hareketin akraba olduğu bir anlayış var, o da kendisiyle mücadele ettiğini iddia eden ve Irak işgaliyle bölgeye kök salmaya başlayan Evanjelik radikalizm ile Siyonist işgalcilik. Bölgede Müslümandan başkasının kanını döktüğü görülmemiş olan DAEŞ’in soykütüğünü bu iki anlayışa kadar takip etmek hiç de zor değil.

ABD’nin meşhur efsanevi dış politikası ise bu dinci anlayışa teslim olmuş durumda.

Şimdi şu meşhur dış politika sorusunu ABD için tekrar soralım isterseniz:

Dış politikada çıkarlar mı idealler mi önemlidir?

Bugünün ABD dış politikasının kendi çıkarına da hizmet etmiyor olduğu yeterince açık değil mi? ABD imkanlarına ve gücüne sahip bir ülkenin bugünün dünyasında her bakımdan rakipsiz, her bakımdan ilerde olma imkanı varken, o gücüyle ve imkanlarıyla hiç de mütenasip olmayan bir akıldışılıkla hareket ediyor olması kendisine ne kazandırıyor olabilir?

Bugün uyguladığı politikalar yüzünden dünyanın her yanında nefret nesnesi haline gelmekte olan ABD bu nefrete değecek ne kazanıyor mesela?

Dünyada “güçlü” olduğu kabulünden başka hakkında hiçbir olumlu algı olmayan bir ülkedir Amerika. Onun dışında her türlü entrikanın, adaletsizliğin, katliamın, komplonun, askeri veya askeri olmayan darbelerin, hırsızlığın, emperyalizmin faili olarak görülen bir ülke. Dostluğuna güven olmayan, düşmanlığı ise zalimce olan bir ülke imajı bugünün Amerika yönetimince daha da derin bir biçimde kazınıyor zihinlere.

Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmenin ABD’ye ne kazandırdığına bakın mesela. Veya NATO’daki müttefiki, bölgedeki stratejik ortağı bir ülke olarak Türkiye’ye karşı bir terör gücü olan PKK-PYD’ye verdiği destekle ne kazandığına… Bu nasıl bir akıl nasıl bir strateji, nasıl bir uluslararası ilişki düzeyi ve nasıl bir dış politikadır? Akıl bunun neresindedir?

Türkiye’deki bütün darbelerde iştiraki bilinen ABD 15 Temmuz’da rolünü istese de fazla gizleyemedi. Darbe esnasında da gizleyemedi, ama özellikle FETÖ başına ve unsurlarına vermekte ısrar ettiği himayeyle iyice açığa da vurdu. Açığa vurdukça Türkiye halkı nezdindeki bütün hüsnü niyeti tüketti. Şimdi PKK ve FETÖ ile iltisakı ortaya çıkmış olan ve Türk yargısınca yargılanmakta olan rahip Brunson’un hemen kaydıyla serbest bırakılması için twitter üzerinden adeta nota vermeye kalkıştı. Bunu koyu bir Evanjelist olan başkan yardımcısı Pence’in ifade ediş biçimi, ABD’ye hükmeden kafanın olayı tamamen dinsel algıladığını gösteriyor.

ABD’ye bu zamanda hükmeden böyle bir kafanın ne ABD’ye ne de dünyaya bir hayrı dokunmayacağı çok açık.

Aslında şu aşamada rahip Brunson’un terörle bağlantısı yargılama sonucu kesinleşirse, onu bu kadar açık sahiplenenlerin de bu suçtan paylarına düşenin hesabını vermeye hazırlanmaları daha münasip olmaz mı?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: