Prof. Dr. Yasin AKTAY

ABD de terör örgütlerinden müttefik tutarsa…

Geçtiğimiz hafta içerisinde Suriye’nin kuzeyinde, Halep’te Azez’de Rusya ve rejim güçlerinin PYD terör unsurlarını önlerine katarak giriştikleri katliamlar Suriye’nin içini aşıp doğrudan Türkiye’yi hedef alan saldırılara dönüştü. Rusya ve rejim güçlerinin ortaklaşa harekatları neticesinde Halep ve civarından yola çıkan on binlerce sivil Türkiye sınırlarına yığıldı. Bu esnada PYD ve YPG güçlerinin ılımlı muhalif grupların kontrolünde bulunan bölgelere yönelik saldırılarını yoğunlaştırması yeni bir mülteci dalgasının Türkiye’ye yöneltti. Bu da açıkça, Suriye’nin bu iç savaş ve kriz ortamından bir bütün olarak çıkmasını zorlaştıracak gelişmelerin önünü açmış oldu.

PKK terör örgütüne bağlı olan ve Suriye’nin kuzeyinde faaliyet gösteren YPG güçlerinin Halep’in kuzeyinde yer alan ve Suriye muhalefeti ile Halep arasındaki bağlantının sağlanmasında önemli bir yere sahip olan Minniğ Havaüssünü işgal etmesi Türkiye açısından bardağı taşıran son damla oldu. Zira bu gelişmenin hemen ardından TSK Azez civarında bulunan YPG terör örgütünün işgal ettiği bölgeleri obüslerle bombaladı.

Gelişme hem Türkiye gündemine hem de uluslararası toplumun gündemine bomba gibi düştü. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesinin S. Arabistan ve Türkiye Dışişleri Bakanlarının, Suriye’ye dönük birlikte bir kara harekatı gerçekleştirebileceklerini açıklamalarının ardından gelmiş olmasını not edelim. PYD dolayısıyla yaşanan gerginlikten sonra ABD’den Türkiye’nin müdahalesi sonrasında gelen açıklamalar ise dikkat çekici.

Yazılı açıklama yapan ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine gerçekleştirdiği müdahaleyi durdurması gerektiğini söylerken PYD’ye de saha hakimiyetini genişletecek faaliyetlerden uzak durması gerektiğini ifade etmesi ABD dış politikasının içine düştüğü çelişkiyi net bir biçimde gösteriyor. ABD, küresel hegemonyayı devraldığı II. Dünya Savaşı sonrası dönemde zaman zaman dış politika krizleri yaşamıştı. Vietnam ve Irak Savaşlarının ABD’nin gücünde ve prestijinde ciddi tahribat yarattığı biliniyor. Ancak ABD bu kriz dönemlerinde dahi Suriye’de olduğu kadar edilgen, Rusya gibi birtakım güçler tarafından belirlenen ve şekillendirilen bir dış politikaya sahip olmamıştı.

Kendisine PYD gibi bir terör örgütünü muhatap ve müttefik olarak belirlemesi, bir terör örgütünden bölgedeki krizi derinleştirecek bir takım hareketlerden uzak durmasını isteyebilecek kadar basiretini yitirmiş olması ABD yönetiminin düştüğü durumu net bir biçimde ortaya koyuyor.

Obama’nın âlâyı vâlâ ile duyurduğu dış politika vizyonu “smart power”ın büyük bir gürültüyle çöküşünü izliyoruz. Bu bakımdan gösterişli bir hediye paketine sarılan “smart power” kutusunun içerisinden Obama yönetiminin acziyetinin göstergesi PYD paçavrasının çıktığını söyleyebiliriz. Fransa’da görevi bırakan Dışişleri Bakanı Fabius’un Suriye’deki krizin derinleşmesinde Obama yönetiminin politikalarının temel etken olduğu şeklindeki beyanatı durumu güzel bir biçimde özetliyor.

Bu noktada ABD ve Batılı ülkelere sorulması gereken temel soru şudur: PYD’ye bağlı terörist unsurlar, Suriye’nin Dostları Grubu tarafından desteklenen Suriye muhalefetine bağlı güçlere ve sivillere dönük barbarca eylemler gerçekleştiriyor. ABD’nin bu durumda PYD’yi destekler pozisyonda olması Suriye’nin Dostları girişiminin sona erdiği ya da savunulan tezlerden vazgeçildiği anlamına mı geliyor? Diğer bir deyişle ABD, Suriye’deki krizin başından itibaren politika üretirken, argüman oluştururken destek aldığı müttefiklerini yarı yolda mı bıraktı yoksa aldattı mı?

Buna karşılık, Türkiye’nin YPG unsurlarına yönelik Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirdiği operasyon elbette Suriye’nin Dostları girişimini ayakta tutmaya dönük bir hamle olarak değerlendirilmeli. Toprak bütünlüğü güvence altına alınmış, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygılı, Esed’in iktidarda olmadığı ve işledikleri savaş suçları dolayısıyla yargılandığı bir Suriye hedefinden vazgeçilmediğinin, bunun ne pahasına olursa olsun savunulacağının güçlü bir göstergesi.

Bu atmosferde ABD tarafını seçmek durumunda. Ya PYD-YPG vahşetini tercih ederek terörün yanında yer alacak ve tüm dünyada teröre karşı yürüttüğünü savunduğu mücadelenin meşruiyetini yitirmesine sebep olacak ya da özgür ve demokratik bir Suriye’nin oluşması için Rusya-Esed-PYD eksenine karşı tavır alacak. Zira ABD dış politikası, “smart power” diye izlenen stratejinin yarattığı gerilimlerin sıkletini çekme noktasını çoktan geçti.

YENİ ŞAFAK SÖKMEYE, YENİ AKİT AKDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEYE DEVAM EDECEKTİR
Yeni Şafak ve Yeni Akit’e karşı geçtiğimiz hafta içinde gerçekleştirilen saldırılar, zor zamanda konuşmaktan, duruş sergilemekten hiç bir zaman geri durmamış her iki gazetenin karşılaştığı ilk saldırılar değil, muhtemelen son saldırılar da olmayacaktır. Dünyaya Türkiye’yi basına karşı baskı yapan ülke olarak tanıtmakta pek mahir çevrelerin “yandaş medya” olarak her türlü şiddete müstahak bile gördüğü Yeni Şafak, Yeni Akit, Star gazetesi gibi Demirtaş tarafından meydanda bizzat hedef gösterilmişti. Sırtını silahlı bir terör örgütüne dayamış olan bir siyasi oluşumun bu tahriklerinin, hedef göstermesinin basit bir eleştiriden ibaret olamayacağı çok açıktı. Gücünü haklılığından, fikrinden, düşüncesinden değil zorbalığından alan güçlerin hiç bir zaman vazgeçemeyecekleri bir enstrümandır şiddet. Ama aynı zamanda fikri sefaletin, siyasi acizliğin ve ahlaki çöküntülerinin de işaretidir. Fecri ati olarak Yeni Şafak her gün parıldamaya devam edecek, onlar da her gün bu fecri balçıklarıyla sıvamaya, gürültüleriyle sesini bastırmaya devam edecekler. Biz buna hazırlıklıyız. Artık onlar da bunu öğrenseler iyi olacak.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: