Prof. Dr. Yasin AKTAY

ABD Başkanlık seçimleri neyi değiştirecek?

Amerika Birleşik Devletleri’nde bu yılın sonunda başkanlık seçimleri gerçekleştirilecek. Bu sebeple hem Demokrat Parti’de hem de Cumhuriyetçi Parti’de aday belirleme kampanyaları tüm hızıyla devam ediyor. Aslında Cumhuriyetçi Parti’de Donald Trump’ın adaylığı neredeyse kesinleşmiş durumda. Eyaletlerde gerçekleşen ön seçimlerde aldığı oy oranları ile rakiplerine üstünlük kuran Trump’ın sadece Cumhuriyetçi Parti tarafından aday gösterilmesi (ya da gösterilmemesi) bekleniyor. Demokrat Parti’de ise yarış hâlâ devam ediyor.

Trump’ın sıradışı kişiliği ve seçim kampanyası boyunca kullandığı ayrımcı, ırkçı dil onu 2016 yılının en fazla konuşulan isimlerinden birisi haline getirdi. Özellikle Müslümanlara karşı kullandığı nefret dili ABD’deki Müslümanlar tarafından endişe ile takip ediliyor. Trump’ın bu yaklaşımı ABD toplumunda Müslümanlara dönük ayrımcılığı daha da derinleştirecek gibi gözüküyor.

Trump’ın sivrilmesi ile Müslümanlara dönük ayrımcı uygulamaların artışında bir eş zamanlılık, bir paralellik söz konusu. Bu çerçevede gün geçmiyor ki yeni bir haber ajanslara düşmesin. Örnekler çoğaltılabilir. Geçtiğimiz günlerde İtalyan bir matematikçinin difransiyel denklemini Arapça yazı zanneden bir yolcunun şikayeti ile uçaktan indirildiğini okumuştuk. Tek başına bu örnek dahi ABD toplumunda kökleşmeye başlayan şizofreniyi anlatmada ve anlamada yardımcı olabilir.

Diğer taraftan Cumhuriyetçi Parti, seçim kampanyasını net bir biçimde nefret dili üzerine oturtan Donald Trump’ın Başkanlığa aday gösterilip gösterilmemesi konusunda bir bölünme içerisinde. Bu bölünme dolayısıyla gözler Temsilciler Meclisi Başkanı Paul Ryan ile Donald Trump arasında gerçekleştirilecek görüşmeye çevrilmişti.

Ryan Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen isimlerinden birisi. Görüşme sonrasında Ryan’ın görüş farklılıklarına rağmen seçimi kazanmak için işbirliği yapmaya kararlı olduklarını, ABD’nin bir dört yıl daha Demokratların iktidarını kaldıramayacağını düşündüklerinin altını çizmesi oldukça dikkate değer.

Ryan’ın açıklaması 1976’daki ABD seçimlerini hatırlatıyor. Nixon’ın Watergate Skandalı sonrası görevinden istifa etmesi ile Başkanlık görevine getirilen Gerald Ford ile Ronald Reagan 1976 seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’de başkanlık için karşı karşıya gelmişlerdi. O dönem Soğuk Savaş’ta “Yumuşama”nın zirvesi olarak kabul edilen Helsinki Nihai Senedi’nin uluslararası ilişkilerde yarattığı bir iyimserlik havası söz konusuydu.

Ancak Ronald Reagan bu seçim kampanyasında “Yumuşama”nın yarattığı iyimser havaya meydan okuyarak ABD’nin Sovyetlere dönük yeni bir kampanyayı başlatması gerektiği üzerinde durmuştu. Reagan, SSCB’nin “barış içinde bir arada yaşama” gibi sloganlarla Amerikan toplumunu uyuttuğunu ve şeytani düzeni yaygınlaştırdığını iddia ediyordu.

Reagan’ın bu sert seçim kampanyası Cumhuriyetçi Parti’de bugünküne benzer bir kırılmayı beraberinde getirdi. Parti elitleri ağırlıklarını Gerald Ford’dan yana koyunca oldukça başarılı bir seçim kampanyası geçiren Reagan az farkla da olsa başkan adaylığını Gerald Ford’a kaptırdı.

Ve fakat Ford, Demokrat Parti’nin başkan adayı Carter’a karşı başkanlık yarışını kaybetti. Zannediyorum Paul Ryan’ı Trump’la işbirliği yapmaya iten şey geçmişteki bu tecrübe. Diğer taraftan Hillary R. Clinton’ın başkanlığını garanti altına alabilmek için Trump’tan daha iyi bir rakip bulunamayacağı tezini dile getiren çok sayıda kimse var.

Böylesi bir denklem söz konusu olduğunda akla gelen ilk ve en basit soru hangisinin seçilmesinin bölge ve dünyanın çıkarına olacağı, barış ve istikrara katkı sağlayacağı. Bu soruyu cevaplayabilmek için Obama liderliğindeki Demokrat iktidarın icraatlarını hatırlamak gerekiyor.

Bir kuşak öncesi Müslüman olan bir aileden gelen, ABD’de uzun yıllar ezilen, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören siyah topluluktan olan Obama’nın seçilmesi bir heyecan yaratmıştı. Ancak Obama seçildiğinin ertesinde İsrail’in Gazze’ye gerçekleştirdiği, çok sayıda sivilin ve çocuğun hayatını kaybettiği “Dökme Kurşun” operasyonu hakkında henüz görevi devralmadığı gerekçesiyle yorum yapamayacağını söyleyerek sonraki dönem için de ip uçları vermişti.

Bugün Suriye’de beşinci yılına girmek üzere olan Suriye iç savaşının derinleşmesinde Obama dış politikasının tutarsızlığının etkisi büyük. Irak’ta oluşan güç boşluğunda, Libya’da yaşanan gelişmelerde Obama yönetiminin kriz yönetimlerindeki başarısızlığı, hatta fiyaskosu başlıca amil. Dahası demokratik değerlere vurgu yaparak seçilmiş bir ABD Başkanının Mısır’da gerçekleşen kanlı darbeye karşı sergilediği tutum ibretlik.

Şimdi böylesi bir Obama yönetiminden sonra kim gelse daha kötüsünü yapamaz gibi geliyor. Trump da seçilmesi durumunda Suriye’de Beşar Esed’e dokunmayacağını, DAEŞ’le savaşa yöneleceğini ifade ederek Obama ile arasında ciddi farklılıklar olmadığını da bir ölçüde gösterdi.

Clinton da Başkan olması durumunda Obama’dan farklı ne getirecek, merak konusu. Kısacası aslında ABD’de kim seçilirse seçilsin pek bir şey değişmeyecek gibi gözüküyor. Galiba mesele kimin başkan olduğunda değil ABD’nin dünya düzeni içerisindeki konumunun ne olacağında düğümleniyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: