Prof. Dr. Yasin AKTAY

Abant Platformu Kahire”de

Geleneksel Abant Platformu”nun toplamda 12. uluslararası açılımındaki ise 4. durağı Kahire. Daha önce Washington, Brüksel ve Paris”te düzenlenen toplantıların her biri Türkiye”nin de zaten sürmekte olan uluslararası açılımına aydınların ufkunu dahil etmek, bu ufku genişletmek gibi bir misyon edinmişti. Brüksel”deki toplantı, örneğin, tamı tamına Türkiye”nin müzakere için gün alması beklenen 17 Aralık”ın arefesinde gerçekleşmişti. Abant, katılan aydınlara bu sürece yerinde ve zamanında tanıklık etme ve gerektiğinde istedikleri eleştiriyi veya katkıyı tarihe not düşürme fırsatı veriyordu. Doğrusu daha önceki yurt dışı toplantılarının hiç birine, çakışan başka programlarım dolayısıyla, katılamamıştım.

Abant”ın üç Batı ülkesinden sonra bir de bir İslam ülkesine uğraması çok isabetli. Diyalogu hep bizden uzak olanlarla kuralım derken kendi yakınlarımızdan gittikçe uzaklaşma, onlara yabancılaşma tehlikesi hiç de uzak bir ihtimal değildir. Hele bu toplantının konu başlığını “İslam, Batı ve Modernleşme” olarak koymak ve her iki ülkenin modernleşme tecrübesini masaya yatırmak çok daha isabetli oldu.

Modernleşme bir bakıma da İslam ülkelerini birbirinden ayırmış olan bir tecrübeler bütünüdür. Hem Mısır”ın hem Türkiye”nin giriştiği modernleşme fırtınasının sonucunda birbirlerinden bir hayli uzak yerlere düşmüş oldukları acı, ama bir gerçektir. Bugün yaşanılan modernleşme tecrübesini oturup birlikte konuşmak demek aynı zamanda bir dönem bu trajediyi yaşamış olanların başlarından neler geçmiş olduklarını oturup acı acı konuşmak, ama aynı zamanda bir kavuşma sevinciyle de teselli bulmaya çalışmak demektir. Bu sadece Mısır değil hangi İslam ülkesi sözkonusu olursa aynı duygular geçerli olur.

Modernleşme tecrübesinin bütün dünyada aynı şekilde yaşanmamış olduğu bir gerçektir. Aslında hiçbir tecrübenin dünyada aynı unsurlarla başka yerlerde tekrarlanmayacağı da bir gerçektir. Her ne kadar tarihin tekerrür ettiği söylense de bu tekerrür temel insani durumlara bir gönderme yapmaya atıf yapar. İnsanlık durumunun evrensel bir tabiatı vardır ve bu durumlar hiçbir yerde değişmez. Ama bahsettiğimiz, modernleşme gibi, tüm bileşenleriyle birlikte tarihsel olan bir tecrübedir ve bu tecrübe, dünyanın her yerinde farklı tecrübelerle yaşanmıştır.

Modernliği sadece Batılı ve Batı-dışı tecrübeleriyle ayırmak da yeterince açıklayıcı olmaz. Avrupa”daki farklı ülkelerin modernlik tecrübeleri de çok fraklılık arz eder. Yenidünyaların keşfiyle ortaya çıkan toplumlarda gelişen modernlik bambaşka bir çizgiye sahiptir. Modernleşmenin işgal yoluyla girdiği batı-dışı yerlerde modernlik sözcüğüne dair her şeyin kötü çağrışımlara konu olmasından doğal bir şey olamaz. Türkiye ve Mısır”da ise modernleşme çabaları dışarıdan değil, bizzat devlet tarafından “beka” ve Avrupa”ya karşı “güç” kaygısıyla başlatılmıştır. Bunu yaparken modernleşme her aşamada din ile yoğun bir biçimde meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Modernleşme ve din uyuşmazlığı o yüzden cumhuriyete kadar bir sorun değildir. Ancak modernleşmeyi topyekûn bir batılılaşma olarak benimseyen cumhuriyetten sonra bu “uyuşmazlık faraziyesi” bir meşrulaştırma aracı olarak üretilmiştir. Yoksa Türk modernleşme tecrübesi çok yakın zamanlara kadar dinle esasta bir çatışma içinde olmayan bir rayda gelişmiştir, çünkü modernleşmenin batılılaşmadan ve “İslam”a mugayir” değer ve alışkanlıklar benimsenmeden de gerçekleşmesi mümkün görülüyordu.

Modernleşme artık tek başına Batı”ya ait bir olgu değildir. Bugün modernleşme bir Batı”yı taklit olmaktan çıkmış, yaşadığımız dünyanın içinden çıkılamayan, yapısal formatı haline gelmiştir. Üstelik modernleşme artık din konusunda da Aydınlanmacı varsayımların geçerliliğini iptal eden daha karmaşık bir ideolojik aşamaya geçmiştir.

Bu aşama modernleşmeye yöneltilen klasik eleştirilerin de artık eskisi gibi tekrarlanmamasını gerektiriyor, çünkü yeni dönemin aktörleri ve faktörleri, hatta zihniyeti bile çok daha farklı. Modernlik bugünkü haliyle artık dünyanın yapısal bir özelliği haline gelmiştir. Müslümanı da Hıristiyanı da, laiki de dindarı da, zalimi de adili de bu yapının içinde siyasetin mümkün “iyi”-”kötü” tavırlarını ortaya koymanın bir yolunu bulmak durumundadır.

Cumhuriyetin ilk zamanlarında modernleşmenin karşı-devrimci tarafı olarak kurulan İslami unsurlar bugün sermaye kesimiyle, orta-sınıfıyla ve motive edici ideolojileriyle Türk modernleşmesinin en güçlü dinamiğini de oluşturuyor.

Değişen dünyada Müslümanlar gerçeklerle yüzleşmek, bu gerçeklere kendi güçlerince Müslüman bir renk vermek konusunda daha gerçekçi ama aynı zamanda illa ki müdahil olmanın yolunu buluyorlar. Bu onların hem kendi ülkelerinde hem de dünya siyaset sahnesinde birer siyaset öznesi-aktörü olmaya talip olmaları anlamına geliyor.

Türk modernleşme tecrübesinin Mısır”dan manzarası içinde benim gördüğüm bu.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: