Prof. Dr. Yasin AKTAY

3. Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi

“Güçlü bir toplum mu adil bir toplum mu arıyoruz? Güçlü bir devlet mi adil bir devlet mi arıyoruz? Aslında bu iki sorunun da basit ve tarih boyunca hep doğrulanmış bir cevabı vardır. Adil olmayan devlet de toplum da güçlü olamaz. Güçlü gibi görünse de aslında o görünümünün arkasında çürük bir yapı olduğundan hiç kuşku duymayalım.”

Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresinin (ATCOSS) açılışını yapan Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Beşir Atalay, kongrenin ana başlığını oluşturan “devlet, toplum ve adalet” dengesiyle ilgili arayışları en güzel şekilde bu cümlelerle ifade etti. İstanbul Üniversitesi”nin Beyazıt”taki Kongre Kültür Merkezi”nde üç gündür devam etmekte olan kongreye Arap ve Türk 200″e yakın akademisyen tebliğleriyle katılıyor. Birincisi Tunus”ta Bu Azizi”nin kendisini yaktığı 17 Aralık 2010 tarihinden sadece bir hafta önce Ankara”da gerçekleşmiş olan ATCOSS bu ilk toplantısından sonra da ikinci toplantısını geçtiğimiz yıl Mart ayında Kahire”de gerçekleştirmişti. Kongre her geçen gün daha fazla olmak üzere Arap ve Türk akademisyenlerin akademik çalışmalarını bir araya getirip tartıştıkları, izlenen ve beklenen bir düşünce ve bilim platformu haline geldi.

ATTCOSS düşüncesini oluşturmaya başladığımız 4 yıl önce dünyanın birbiriyle gittikçe kaynaşıyorken, küreselleşme denilen, uzağı yakın eden süreç bütün hızıyla dünyayı birbirine yakınlaştırıyorken, İslam dünyasında bilhassa akademisyenler arasında bu yakınlaşmanın aynı hızda gerçekleşmiyor olduğu tespitinden hareket edilmişti.

Müslüman akademisyenler gelişen küresel dünyaya paralel bir hızda birbirleriyle irtibat halinde değillerdi, halen de yeterince değiller. Dünyada bir sürü yeni şey gelişiyor, dünyanın her yanında kendi başına çalışmakta olan bir çok Müslüman akademisyen bütün bu olup bitenlere kendi bireysel veya dar grup dünyası içinden yeryer çok da parlak sayılabilecek tepkiler verebiliyor. Ama bu tepkiler belli bir birikim oluşturmuyor, çünkü bu tepkilerin her birisi bireysel düzeyde kalıyor, birbirinden kopuk, birbirini beslemeyen atomize düzeylerde kalıyor.

Bir çok Müslüman mütefekkir tarafından bir çok konuda çok parlak tezler yapılmakta, çok parlak fikirler ortaya çıkmakta, ama muhtemelen benzer konularda çalışmakta olan başka Müslüman akademisyenlerden habersizce olduğundan bu çalışmalar birbirine eklenmiyor. Eklenmeyince her biri kendi parlaklığını kısa bir süreliğine yaşayıp sonra sönüp kalabiliyor.

Oysa arada daha güçlü bir bağ olduğunda bu akademisyenler çalışmalarını daha verimli hale getirebilirler. Müslüman akademisyenlerin birbirinden bu kopukluğu küreselleşme denilen sürecin bir çok özelliğiyle ciddi bir çelişki arz ediyordu.

Özellikle Arap ve Türk dünyaları arasında mevcut olan bu eksikliğin çok daha vahim boyutları da vardı. Her iki halkın yıllarca kendi ülkelerinde maruz kaldıkları ulusalcı propagandalar birbirlerine önyargılı bakmalarına yol açıyorlardı. Araplara Türkleri sömürgeci emperyalist, Türklere de Arapları “arkadan vuran hainler” gözüyle bakmayı telkin eden yaklaşımlar belirleyici oluyordu.

Bu yaklaşımların gerçekle bir ilgisi yoktu, ama iki taraf da çoğu kez diğerinin kendisi hakkında böyle bir algıya sahip olduğunu bile bilmiyordu. Bu bakış açıları bir soğukluğa yol açıyordu belki, ama hiç bir zaman oturup tartışılmıyordu.

Arap Baharı aslında tam da Müslüman halkları birbirinden koparan o ulusalcı bakışaçılarına karşı da bir isyandı. Açıkçası sorun sadece Türklerle Araplar arasında değildi, ne yazık ki Arap halkları da birbirlerine karşı çok da olumlu bir bakışaçısına sahip değildi. Çünkü başlarındaki diktatörlerin belki de en önemli fonksiyonu bu ülkeler arasında bir dayanışma, işbirliği ve kaynaşma olmasını engellemekti. Birbirine komşu bir çok ülke halkı arasında o yüzden anlamsız sorunlar ilişkileri kopuk tutmaya yetiyordu. Oysa Arap Baharı biraz da Müslüman halkların birbirleriyle buluşmalarını, etkileşime girmelerini ve aralarındaki sınırları anlamsız hale getirmelerini sağladı.

Bugün İslam dünyası gerçekten artık her geçen gün gerçekten “İslam Dünyası” olmaya doğru hızla yol alıyor. Açıkçası şimdiye kadar bu “dünyanın” sadece ismi vardı. Arap uyanışı, bugün İslam dünyasının bir gerçek haline gelmesi yolunda önemli bir aşamadır.

ATCOSS”un üçüncüsü tam da bu dünyanın artık özlemini duyduğu, daha iyi bir yönetim ve adalet anlayışına cevaplar arıyor. Bu soruya sayın Atalay”ın yukarıda verdiği cevap başlıbaşına adaleti nerede aramamız gerektiğine dair ayrı bir işaret. Müslüman dünyanın uluslararası düzeyde asimetrik bir güce sahip olduğu ortada. Bu güç kaybının bizatihi adalet ihlali olan bir uluslararası düzenin sonucu olduğu da. Ancak devir artk emperyalizme veryansın ederek kendimizi haklı çıkarma zamanı değil. Oturup bu adil olmayan dünyaya ağlamakla geçirecek zamanımız yok.

Değiştirmeye hamle yapmak gerek. ATCOSS sosyal bilimcilerin bu değişimdeki rolünü de bir yandan sorgulayan bir yandan da kurgulayan bir işlevi yerine getiriyor gibi. Filozoflar veya sosyal bilimciler dünyayı sadece yorumlamakla mı uğraşacaktı yoksa?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: