Prof. Dr. Yasin AKTAY

2023-2071’e doğru Türkiye’nin MİT’i

2013 yılında Reyhanlı’da gerçekleştirilen ve 53 vatandaşımızın hayatına mal olan terör saldırısını organize edip uygulayanlarda biri olan Yusuf Nazik’in nefes kesen bir operasyonla yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi dikkatleri doğal olarak bu başarılı operasyona imza atan MİT’e çevirdi. Operasyon kapasitesi, mahareti ve etkinlik boyutuyla, son zamanlarda Teşkilatın giderek artan namına nam katan bir operasyon oldu bu.

İstihbarat teşkilatları varoluş tarzları itibariyle kendilerini fazla öne çıkar(a)mazlar. En az gündemde olmaları onlar açısından en başarılı iletişim stratejisidir. Bu yüzden genellikle yaptıkları icraatlarla konuşur, bunlar da insanların diline düşer, namları böyle yürür.

Ülkemizde MİT’in namı genellikle yakın zamana kadar kendi halkına karşı bilgi toplayan, insanları fişleyen ve gerektiğinde darbecilerin darbelerine zemin hazırlayan operasyonların icracısı olarak yayılmıştır.

Aslında bu, Ortadoğu’daki bütün muhaberat kuruluşlarının genel sorunudur. Bağımsız, ayakları üzerinde duran bir ülkenin akılcı stratejilerini geliştiren bir kuruluş olmaktan çok uzak, daha ziyade halka uzak yöneticiler adına halkı kontrol altında tutmak üzere şekillenmiş yapıları vardır.

Türkiye’de MİT’in soğuk savaş yıllarında darbecilerle, oradan da Gladyo ve uluslararası güçlerin istihbaratlarıyla ilişkileri dolayısıyla halka güven vermekten uzak, daha ziyade halkın hep kuşkuyla, endişeyle baktığı bir kurumdu. MİT basitçe halk içindeki muhtelif hareketlilikleri gözleyen ve onları ilgili mercilere ihbar eden bir kuruluştan öteye geçmiyordu. Adına “derin devlet” denilen yapının en etkili aktörüydü, ama bu faaliyet tarzıyla devlete bir derinlik katmaktan çok uzak, aksine devletin bütün sığlığını ve karanlığını temsil ediyordu.

Oysa gerçekten de milletiyle bütünleşmiş bir devletin bütün derinliğini hissettirecek, ufkunu genişletecek bir vizyonun, aklın ve stratejinin üretildiği bir kurum iddiası olmalı istihbarat teşkilatının.

Türkiye’nin bağımsızlaşması, ayaklarının üzerinde duracak hale gelmesi ve büyümesinin istihbarat teşkilatının da bu vasıfları kazanmasına paralel olarak gerçekleşmesi tesadüf değildir. Dolayısıyla yeni Türkiye’nin gelişimine karşı dünyada ortaya konan direncin birincil hedefleri arasında MİT’in olması da aynı şekilde tesadüf değil.

2011 yılından itibaren Türkiye’yi hedef alan saldırılar ve darbelerde MİT’e ya indirilecek veya ele geçirilecek bir hedef olarak rol yazılmıştır. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Özel Yetkili Mahkeme savcısı tarafından ifadeye çağrıldığı 7 Şubat’tan önce de 28 Aralık 2011’de gerçekleşen Uludere faciasında da daha olayla ilgili hiçbir ayrıntı bilinmiyor olduğu halde FETÖ medyası olayın sorumlusu olarak MİT’i hedef alan yayınlarına başlamıştı bile. Aslında bu bile Uludere hadisesinin oluşumunda FETÖ’cü parmak izini ele veren bir unsurdu.

Bundan kısa bir süre önce göreve atanmış olan Hakan Fidan’ı, atanır atanmaz CIA raporlarına veya dedikodularına dayanarak İrancı olarak lanse etmeye başlamış olan FETÖ bu olayla birlikte bir kurum olarak MİT’i hedef almaya başlamıştı.

Reyhanlı saldırısının hemen akabinde de yine FETÖ medyasının öncülük ettiği bir kampanya ile saldırının istihbaratının MİT tarafından ihmal edildiği tezi işlenmişti. Oysa sonradan ortaya çıkan bütün veriler o zaman FETÖ’nün kontrolündeki emniyet istihbaratının bu olayda MİT’e karşı kullanılmak üzere açık açık saldırının bir parçası olma cüretini göstermiş olduğunu söylüyordu.

Aslında hedef alanın MİT’ten kasıt sadece Teşkilatın başına atanmış olan Hakan Fidan’ın şahsıydı. Çünkü MİT’in bir çok kademesinde zaten örgütlenmiş olan ve teşkilatın başkanına iş yaptırmama kapasitesine sahip olan FETÖ’cüler için bu yeterli değildi. Fidan’ın başında bulunduğu bir teşkilat onlar için her zaman bir sorun teşkil ediyor, kontrol edilemeyecek geniş bir alan bırakıyordu. Açıkçası hakim olduklarını düşündükleri bir kuruma dışarıdan birisi, hem de başkan düzeyinde “sızmış” oluyordu..

Türkiye’nin istihbarat teşkilatı 17-25 Aralık gününe kadar bu durumdaydı. 15 Temmuz gününe kadarsa yeterince etkili olamayan bir mücadele yapılmış olsa da o istihbaratla ne doğru dürüst bir terör operasyonu ne de Türkiye’nin sadrına herhangi bir konuda şifa olabilecek bir analiz yapılabiliyordu.

Bugün iftihar edilecek sayısız operasyona imza atabilen bir istihbarat teşkilatının varlığını büyük ölçüde 15 Temmuz sonrası devletin bütün kademelerinde başlatılan ihanetin tasfiyesine borçluyuz.

Milli zannettiğimiz istihbaratımız başka ülkeler adına kendi halkının insanını fişleyip derlediği bütün verileri o ülke istihbaratlarına peşkeş çekmekle meşguldü. MİT içindeki FETÖ’cü unsurlar, terör örgütlerinin içine sızmış kendilerinden olmayan MİT elemanlarını o terör örgütlerine bildirip imha edilmelerini sağlıyorlardı.

Bizim zannettiğimiz ordunun önemli bir kısmı terörle mücadele ettiğini zannettiğimiz sahada teröristle tavşan-tazı oynuyor, dağ-taş bombalayarak göz boyuyordu.

O yüzden yıllarca terörle mücadele adına bir arpa boyu yol yürümemiş, hatta düzenli olarak daha da geriye gidilmişken, 15 Temmuz’dan itibaren ortaya konulan hakiki bir mücadele ile terörün beli resmen kırılmış, Türkiye’nin güvenlik ve istihbarat kurumları da hak ettikleri özgüveni kazanmış durumda.

Bugün 2023 ve 2071 hedeflerini ortaya koymuş ve bu hedeflere yürüme azmi olan Türkiye’nin bu yürüyüş için muhtaç olduğu en önemli kurumların güvende ve üzerlerine düşeni yapacak durumda olduklarının resmidir bu.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: