Prof. Dr. Yasin AKTAY

17 Aralık: Kendini aşan darbe

17 Aralık, bütün önceki darbeler gibi öncesi ve sonrası iyice düşünülmüş, stratejik bir aklın ve enstrümanların seferber edildiği bir darbe teşebbüsüydü. Öncekilerden bir önemli farkı, diğer bütün darbe teşebbüslerinin tecrübelerini, taktiklerini, aklını son derece başarılı bir biçimde içselleştirmiş, muhtemelen hepsinden daha geniş bir manevra alanını kullanıyor olmasıydı.

Bütün darbe teşebbüslerinde bir ihanet vardır. Neticede meşru yönetimin, yani halkın temsilcilerinin kendisine emanet ettiği bir silahlı gücün veya yetkinin o meşru yönetime çevrilmesi her halükarda bir emanete ihanettir. O yüzden bütün darbeler başka herşeyden önce bir emanete hıyanet boyutuna sahiptir.

Ancak daha önce askerlerin veya askerlerle iş tutan sivil apoletlilerin darbeye niyetlendikleri andan itibaren siyasetle aralarında herkesin hissettiği duygusal bir mesafe veya gerilim oluşuyordu. 27 Mayıs’ın ayak sesleri çok önceden duyulmaya başlamıştı mesela. Askerin Menderes ve hükümeti ile arasının iyi olmadığı herkesin malumuydu.

Aynı şekilde 12 Mart muhtırasında darbenin tarafları ile darbeye maruz kalan insanlar arasında ciddi bir güç dengesi gerilimi vardı. 12 Eylül askeri darbesinin zemini öyle bir hazırlanmıştı ki, halkın önemli bir kısmında bir adım sonrasının darbe olduğuna dair yüksek bir beklenti oluşturulmuştu.

Aynı şekilde 28 Şubat postmodern darbesinden Refahyol kadroları ile asker ve şürekası arasında zaten devam bir dizi hazımsızlık vardı. Buna yine akim kalmış 27 Nisan e-muhtıra sürecini de bütün duyguların karşılıklı olarak alenen ve diş gıcırdatılarak gösterildiği Gezi sürecini de katabilirsiniz.

Oysa 17 Aralık darbe teşebbüsünün önemli farkı, darbe öncesinde ülkede hiç bir şekilde taraflar arasında bu sonucu anlamlı kılacak hiç bir gerilimin olmamasıydı. Ayak sesleri hiç bir şekilde duyulmayan, hasmına sinsice yaklaşan ve bir defada etkili sonuca gitmeyi hedeflemiş bir darbe, kabul edilmeli ki, son derece özgündü.

Darbelerin artık suç sayıldığı bir demokratik dünyada elbette darbelerin “tedbirsiz” olması ve “darbe” kılığıyla gelmesi beklenemezdi. Ancak Türkiye’de 27 Mayıs ortamı da dahil olmak üzere darbelerin suç sayılmadığı, dolayısıyla darbelerin kendilerini meşrulaştırmak üzere de ayrı bir işlem yapmadığı hiç bir zaman olmamıştır.

Ne var ki, 17 Aralık yine de bir başka. Üzerinde çok iyi çalışılmış ve görünür aktörlerinin aklını aşan bir niteliğe sahip olduğu ortada. Darbenin aktörleri ve destekçileri çok yakın zamana kadar hükümetle beraber hareket ediyor gibi görünüyor, hükümetin bütün imkanlarından en büyük koalisyon ortağı gibi faydalanıyorlardı.

Bu esnada iki taraf arasında çok yakın dostluklar, insani ilişkiler, duygusal paylaşımlar oluşmuş ve bu sayede darbenin tarafları bir gün sonra indirecekleri darbe için diğer tarafın en mahrem alanlarına kadar hiç bir rezervle karşılaşmadan sokulmuş. Bu güven ortamının bir tarafça bir tür istihbarat veya ispiyonaj gibi bir amaçla kötüye kullanılması beklenen bir şey değildi. Üstelik sonradan bu alanda toplanan bilgilerin bile çarpıtılarak kullanıldığı görüldü.

O yüzden 17 Aralık, aynı zamanda insanlar arası güven ilişkisine vurulmuş büyük bir darbe de oldu. Bizzat Gülen hareketinin Türkiye’deki “sosyal sermayeye”, yani sosyal güvenin üretilmesi sürecine yaptığı katkı boyutuna zaman zaman dikkat kesilmiş biri olarak, bu hikayenin böyle bir yere varmış olması neresinden bakarsanız büyük bir hayal kırıklığıydı.

Gülen hareketinin de en büyük gücü ve başarısı da, birbirine aşırı güvenen insanların birlikte neler yapabildiklerini göstermiş olmasıydı. Bu topluluğun güven duygusuna açıkça darbe vuran bu hareketi, aynı zamanda topluluk içi güven ilişkisinin de negatif boyutunu, yani sorgulanmadığında ne kadar tehlikeli bir hal alabildiğini açığa çıkardı.

İslami açıdan insanların birbirlerine “dostu düşman kılacak, helali haram kılacak kadar” güvenmeleri caiz midir? Elbette ki, hayır. Kur’an’ı Kerim’de sorgulanmaksızın sergilenen bu düzeydeki bir güven ilişkisinin doğrudan Allah’a ortak koşmak olduğuna dair açık ayetler vardır (örneğin, Tevbe Suresi 31. Ayet).

Bu arada 17 Aralık darbe teşebbüsünün kendini haklılaştırmaya çalıştığı alan AK Parti’nin 11 yıllık iktidarı döneminde en iddialı olduğu alanlardan biri: Yolsuzlukla mücadele. Halbuki bu esnada 11 yıldır iktidarda olan AK Parti’nin bu ülkede gerçekleştirdikleri, ancak yolsuzlukla da son derece etkili bir mücadele yapılmış olması sayesinde gerçekleşebilecek şeylerdi.

Yolsuzlukla mücadele sayesinde elde edilmiş olan kazanımlar sadece ülkenin ekonomik göstergelerine yansıyanlardan ibaret değildir. Aksine, bizzat bu ekonomik göstergeler “yolsuzluğa karşı adalet” değerini bir hayli öne çıkarmış, toplumda bu değerlere olan bağlılığı daha da artırmıştır.

Kendi darbesini haklılaştırmak için yolsuzluğu her tarafı sarmış bir tehlike olarak uyduran veya abartan bir söylem zannedildiğinin aksine yolsuzluğa karşı etkili bir mücadele etmiş olmaz. Aksine bu yolla yolsuzluğu “zaten herkesin en kolay yapabildiği bir şey” olarak normalleştirir, teşvik eder.

Paralel yapı, darbesini meşrulaştırmak için toplumun 12 yıldır AK Parti hükümetiyle birlikte yolsuzluğu mahkum etmek üzere yaygınlaştırmış olduğu bir inancı ve maneviyatı bu kampanyasıyla kapatıp, tahrip etti. Türkiye’de toplumun kendine olan inancını zedeledi.

Oysa daha önce de söylemiştik darbeden daha büyük, daha yüz kızartıcı bir yolsuzluk daha kaydedilmiş değildir. Çünkü bütün darbeler gücün, yetkinin ve makamın yolsuzca suiistimaline dayanır.

17 Aralık’ın silahşörleri yolsuzluk karşıtı kampanyayı dillendirdikçe, insanların dürüstlüğe dair bütün inançlarını da aşındırmaya devam ediyorlar. Üstelik 17 Aralık’ın üzerinden geçen bir yıl boyunca, her biri ayrı bir yolsuzluk dosyası olan entrikalarını çevirmeye devam ediyorlar.

Bu da 17 Aralık’ın darbelerin mantığını aşan  başka bir farkı.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: