Prof. Dr. Yasin AKTAY

10. yılında Susurluk”tan on adım ilerde

Susurluk vakasının on yılını geride bıraktık. Birkaç küçük haberden başka, bu olayın, yıldönümünde bu kadar ihmal edilmiş olmasını neye yormak lazım acaba? Zaman olarak on yıl kadar uzaklaşmış olduğumuz Susurluk”tan keyfiyet olarak da o kadar uzaklaştık mı ki?

Ortaya serdiği ilişkiler ağıyla Susurluk Türkiye”de yıllardır devlet gücünü kullananların hukukla bağdaşmayan karanlık ilişkilerini ve eylemlerini açığa çıkarmıştı. Kamyonun altında kalan mercedesten ortalığa saçılan bilgiler günlerce, aylarca Türkiye”nin gündemini meşgul etti.

Devlet adına hareket eden karanlık güçler şimdiye kadar hiçbir zaman bu kadar açık bir suçüstü durumuna düşmemişti. Olay tabii ki çok önemliydi. O yüzden Susurluk”tan sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi kalmayacağına dair herkeste o kadar kesin bir inanç oluştu ki, doğrusu o an için temiz toplum idealine doğru hızla yol alındığı izlenimi bile oluştu. Oysa Susurluk vakasıyla ortaya serilen karanlık ilişkilere karşı toplumda oluşan bütün talepler kısa süre içinde Susurluk bağlantılı ilişkiler ağının aldığı bütün yaraları kapatmak doğrultusunda ustaca manipüle edildi.

Bu şebekeyle ilişkisi en son planda kurulabilecek veya hiçbir şekilde kurulamayacak olan iktidardaki Refah Partisi, Susurluğun aydınlatılması için “bir dakika karanlık” eylemlerinin bir anda doğrudan hedefi haline getirildi. Hiçbir ilişkisi olmadığı halde üzerine cesaretle gitme basireti sergilemeyen Refah Partisi kısa süre içinde Susurluğun kendi karşısında 28 Şubat olarak dikilmesini seyretmekle kaldı.

3 Kasım (Susurluk) bir terminatör gibi bir anda 28 Şubat”a dönüşerek izini kaybettirdi. Hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktı, her şey eskisinden beter hale geldi. Susurluk kazasıyla birlikte açığa çıkan ve başta herkeste bir şaşkınlık, bir infial yaratan ilişkiler yargılanmadığı için zamanla kanıksandı, giderek herkes tarafından kanıksanan normlar haline geldi.

Susurluk şebekesi üstelik bir de laiklik gibi bir kalkan oluşturdu, irtica diye çok daha geçerli bir düşman yaratarak, varlık gerekçelerini daha bir meşrulaştırdı. Eskiden gizli kapaklı yapılan ve ortaya çıkmasından utanılan birçok iş, utanmadan, sıkılmadan daha bir pervasızca yapılmaya başlandı. Siyaset, hukuk, medya, işçi ve işveren sendikaları, mafyanın, tekmili birden 28 Şubat süreci içinde kurdukları ayıp ittifakları olağan işlerden sayıldı. Gazetelere baskılar yapılarak manşetlerine el konuldu, aykırı düşünen gazeteciler açık baskılara ve tehditlere maruz kaldı. Sanık ifadeleri değiştirilerek hazırlanan andıçlar yüzünden cinayetlere azmettirildi.

Bütün bunlar ortaya çıktığı halde bunların hiç biri de yargılanmadı. Münhasıran, açılan Susurluk dosyasında yargılanması beklenen asıl kişiler hiçbir zaman yargı önüne çıkarılamadı, çoğu ifade bile vermeye yanaşmadı.

Bugün DYP Genel Başkanı olan Mehmet Ağar Susurluk kazasıyla ortaya çıkan ilişkilerin çoğunun sırrına vakıf olan en önemli kişilerden biriydi. Bildiklerinin gerekli olanını “devlet sırrı” mazeretine sığınarak kendine sakladı. Aynı Ağar, 28 Şubat sürecinin hazırlanmasında da başrollerden birini oynadı. Refahyol hükümeti içinde Erbakan”a karşı DYP içindeki muhalefetin başını çeken Ağar, 28 Şubat”a giden yolda önemli bir aşama olarak kabul edilen Erbakan”ın Libya gezisinin bir skandala, hatta bir kâbusa dönüşmesinde çok belirleyici bir rol oynamıştı.

Bugün Kürt meselesinde hiç kimsenin söyleyemediğini söyleyen, hiç kimsenin yapamadığını yapan cesur ve demokratik bir siyasetçi profili çiziyor, Ağar. Genelkurmay başkanıyla bile polemiğe girmeyi göze alarak sarf ettiği “dağda silahla oynayacaklarına gelsinler ovada siyaset yapsınlar” sözleri, doğrusu Güneydoğu”da sahici bir çözüm arayan hiçbir sağduyulu aklın itiraz edemeyeceği türdendir. Gerçi önerileri yeni ve orijinal değil, ancak bunları onun konumundaki bir siyasetçinin yapabilmesi orijinal kılıyor.

Buna rağmen bir çok insanın çok erken bir iyimserliğe kapıldıklarını söylemek istiyorum, çünkü bizzat kendisinin de Büyükanıt”ın eleştirisine karşı yaptığı çıkışta da belirttiği gibi, bu konudaki gücünü daha yüksek bir demokratik nosyondan değil, Susurluk ilişkiler ağından aldığını ima ediyor. Söyledikleriyle siyasetin önünü açan bir hamle yapmıyor, aksine “Ben Mehmet Ağar”ım, bunu söylemeye yetkim var” demek istiyor. Onun söylediğini başkasının söylemesine imkân yok, sadece o söyleyebilir, çünkü o “Mehmet Ağar”dır” ve bu ismin nasıl bir marka olduğuna, ne tür bir kilidi açabildiğine son derece emindir.

Sadece bu söylem Türkiye”de önemli kararların hâlâ siyaset sürecinde değil, siyaset-üstü bir süreçte belirlenmeye devam edeceğini gösteren bir işaret sayılsa yeridir.

Yani 10. yılında Susurluk”tan on adım ileri gitmediğimizin resmidir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: