Prof. Dr. Yasin AKTAY

Dünya nereye, ABD nereye?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iki gündür 29 ülke liderinin katılımıyla gerçekleşen “Kuşak ve Yol Forumu”nun açılış töreni için Çin’de bulunuyor. 130 ülke ve 70 uluslararası kuruluştan 1500 delegenin izlediği forumda Rusya’nın önerdiği “Avrasya Ekonomik Birliği” ile Türkiye’nin önerdiği “Orta Koridor” projesinin de değerlendirildiği ve İpek Yolu projesinin de bir tarafında yer aldığı uluslararası yeni ulaşım ve iletişim ağının geliştirilmesini öngören büyük çaplı bir inisiyatif. Bu inisiyatif kapsamında 60’a yakın ülke Çin’den Avrupa’ya kadar uzanan bir kuşakta kara, deniz, hava ve demir yolarında ve siber alanda işbirliklerini artıracak ve bunların liman ve boru hattı projeleri ile destekleneceği kaydediliyor. Bu girişim kapsamında Çin 40’tan fazla ülke ve kuruluş ile işbirliği anlaşması imzalıyor ve forum süresince 30’dan fazla ülke ile ticaret ve ekonomik işbirliği anlaşmaları imzalıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu girişimin destekleyicisi ve bu kapsamda dünyanın barış temelli, toplumlararası karşılıklı çıkarların temin edildiği bir dünyaya yapılan bu yatırımın önemli bir aktörü.

Daha önce de söylemiştik, aslında Ortadoğu’da da, bilhassa kendi komşularımızla önemsenen, öncelenen şey tam da hayata, barışa, bir aradalığa, paylaşıma, birlik ve beraberliğe yapılan bir yatırım. Bu tür uzun vadeli projelerin gerçekleşebilmesi ancak barış şartlarında mümkün olabiliyor. Dahası bu çapta büyük projelere yatırım yapıldığında barışa daha fazla mecbur olunuyor.

Suriye krizi başlamadan önce Türkiye Suriye, Lübnan ve Ürdün’le birlikte dört ülkeyi kapsayan bir ortak ticaret ve işbirliği uygulamasına geçmiş bu kapsamda vizeler kaldırılmış ve neredeyse ortak bakanlar kurulu toplantılarına geçilmişti. Çok kısa bir süre içinde bu uygulamanın her dört ülkenin ekonomisinde büyük bir canlılığa yol açmış olduğu görülmüştü. Sonra olanlar oldu ve bu süreç akamete uğradı.

Esasen bölge halkları birbirlerini mıknatıs gibi çekecek şekilde kucaklaşmaya, bütünleşmeye hazırlar. Arada müdahaleler olmazsa bölge halklarının birbirleriyle yüzlerce yıllık beraberlikleri aralarında manyetik bir alan gibi işleyen ortak bir ruh ve kültürü nakşetmiş durumda. Sykes-Picot ile inşa edilmiş devletler düzeni onları birbirine çeken bu manyetik alanın etkisini yok etmek üzere işletilmişse de başarılı olamamıştır. Bugün Sykes-Picot düzeni ile son noktasına ulaştırılamamış olan bu fitne biraz da kör gözün parmağına aleniyeti içinde tamamlanmaya çalışılmaktadır.

Türkiye’de ve bölgede özellikle II. Dünya Savaşı sonrası bütün darbelerin ve gizli saklı birçok operasyonun arkasında ABD’nin olduğu söylenir durur. Elbette ABD resmi söylemi hiçbir zaman bu tür operasyonları üstlenmez. Neticede ABD bu tür faaliyetlerin sorumluluğunu üstlenmek yoluyla elde edilebilecek bir PR reklamına hiçbir zaman göz dikmez. Bir rolü varsa bile her şeyin kendi seyri içinde cereyan ettiği yönündeki bir algı kendi PR söylemine daha uygun düşmüştür.

12 Eylül’ü “bizim çocuklar”ın yapmış olduğu ortaya çıksa da asla ikrar edilmez. FETÖ’cüler ABD’de cirit atsa da, 15 Temmuz darbe girişiminin elebaşı ve bütün üst düzey kadroları ABD’de bulunsa da, açtıkları okullar üzerinden terör faaliyetlerine yılda bir milyar dolara yakın bir finansman sağlanıyorsa da, ABD asla 15 Temmuz darbesinin arkasında değildir. Bütün yaptığı “hakkında hala yeterince delil sunulamamış” olan FETÖ elebaşının bağımsız yargıya ait bir tasarruf olarak Türkiye’ye iade edilmemesidir.

Türkiye ve Ortadoğu ile ilgili bütün planlarında hep bir çifte dil, çifte standart ve kötü niyet taşıdığına dair sayısız örneğin bulunduğu ABD’nin PYD’ye alenen vermekte olduğu destek ise, doğrusunu söylemek gerekirse, bu konuda şimdiye kadarki tarzına da bir hayli aykırı. Hani neredeyse “kendini de aşan” bir tarz.

Bölgenin bütün ülkeleri hayata, huzura, barışa yatırım yaparken, ABD Suriye’de sadece ölüme, kaosa, savaşa yatırım yapıyor. Bunu yaparken kendi müttefikleriyle hiçbir mutabakat metnine sadık kalmıyor. Her hareketinde kendi başına buyruk davranıyor. Belki “aşırı gücün aşırı şımarıklığıdır bu” deyip geçersiniz. ABD gücünü bu şekilde hiçbir kurala tabi olmadığını göstererek ifade etmiş oluyor. Ancak bu güç gösterisinin başta kendisi için bir felaketi adım adım hazırlıyor olduğunu görmüyor olması o gücünün en zayıf noktasını da oluşturuyor.

ABD bölge insanlarını DEAŞ’tan kurtarmak adına geliyor, ama böyle bir gerekçeyle onu kimsenin çağırdığı yok. Esad’ın insanlık suçlarına karşı bölge insanının herkesten bir yardım talebi vardı elbet, hala da var, ama o yardım esirgeniyor. Üstelik DEAŞ’la ilan ettiği savaş için başka bir terör örgütüyle ittifak kuruyor. Ona neyin sözünü veriyor, ne vaat ediyor, vaat ettiklerini verebilecek mi, verse bu dünyaya ve kendi güvenliğine ne getirecek?

Neticede yaptığı müdahaleyle kimseyi kimseden kurtardığı yok, sadece başta herkesin hayatını mahveden bir felaketi hazırlıyor.

Yaptığı müdahalelerin ne Suriye halkına ne de DEAŞ’a karşı kullanmakta olduğu Kürtlere bir hayrı oluyor. Bir defa PYD’yi kullanarak önce Kürtleri birbirlerine düşman ediyor. Uzun vadede Kürtlerin kendi içlerinde bir kin ve kan davasının oluşmasına yol açıyor. Sonra PYD yönetimindeki Kürtlere işgal ettirecekleri bölgelerde bir tür Baas tarzı iktidar vaat ederek onlardan yeni Esad’lar üretmiş oluyorlar. Süper güç denilen, demokratik denilen ABD’nin bölge insanına sunabileceği en iyi proje eni sonu bu maalesef: Terör örgütlerinin seviyesinde bir ufuk, kaos, iç savaş, kitlesel ölümler ve en iyi ihtimalle “Baasçı diktatörlük”.

ABD yarattığı kaoslarda yeni fırsatlar kovalayadursun, bölge insanı yeni kuşak ve yol projeleriyle birbirlerine bağlanmanın, huzurun, barışın ve birlikteliğin yollarını arıyor. Bu yolla ABD’ye dedikleri şey biraz da şu oluyor: “gölge etme, başka ihsan istemez.”

Çünkü ne yardımı yardım, ne barışı barış, ne terörle mücadelesi terörle mücadele, ne demokrasisi demokrasiye benziyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: