Prof. Dr. Yasin AKTAY

Bir garip kampanya, bir garip kutuplaşma

16 Nisan’da halkın oyuna sunulacak olan Anayasa değişikliği öyle görünüyor ki, Türkiye halkından ziyade dünyadaki bazı merkezleri daha da ilgilendiriyor. İlgilenenlerin kendi görüşleri doğrultusunda ve kendi imkanlarıyla bu referandum kampanyalarına nasıl katıldıklarına her geçen gün tanık oluyoruz.

Almanya, hükümetiyle, medyasıyla, istihbarat kuruluşuyla ve sivil toplum örgütleriyle bu kampanyaya katılıyor ve referandum sonucunun “hayır” yönünde çıkması için elinden geleni ardına koymuyor. Bu kampanyaya katılırken ortaya koyduğu gerekçelerle, söylemlerle aslında o da anayasa değişikliğine karşı değil özde Türkiye’ye, İslam’a ve tabii ki Erdoğan’a karşı olduğunu artık gizleyemiyor.

Tıpkı gezi hadisesinde ortaya konulan ifade gibi “mesele anayasa değişikliği değil, hala anlamadınız mı?” demeye getiriyor. Bu şifre gibi ifade ile de aslında 2013 yılının baharında Türkiye’ye karşı kışkırtılan bir kalkışma olarak Gezi hadisesindeki parmak izini de ortaya koymuş oluyor.

Alman istihbarat kuruluşunun başkanı “FETÖcülerin 15 Temmuz darbe girişimiyle bir ilgisi olduklarını tespit edemedik, biz onları barışçıl, laik söylemlere sahip Müslümanlar olarak biliyoruz” diyerek sadece bu iş birliğinin arka planındaki ittifakın diğer üyelerini de deşifre etmiş oldu.

Aksi durumda bir istihbarat örgütü olarak süper aptallıktan başka bir şekilde yorumlanamayacak böyle bir cümleyi kendisine kurdurtan şey aslında FETÖ ve onun cürümleri ile koparılamayacak bağlılık durumunun ifadesinden başka bir şey değil.

Şayet bu cümle karşısında Alman makamları bir savunma yapacaklarsa veya bu tezi reddedeceklerse önlerinde kendi istihbarat örgütlerinin dünyanın en salak örgütü olduğunu kabul etmekten başka bir seçenek yok. Zira 15 Temmuz’daki FETÖ’yü göremeyen bir yapının istihbarat örgütü olarak ortalıkta gezinmesi dünyanın akıl ve ruh sağlığı için tek kelimeyle zararlıdır.

İşin doğrusu Alman istihbaratının FETÖ ile ve dolayısıyla 15 Temmuz darbesi ile açık bir iş birliği içinde olduğu artık gizlenemeyecek şekilde açığa çıkmıştır. Yok diyorlarsa hem bu beyanlara hem de FETÖ’nün Almanya’da bütün faaliyetleriyle rahatlıkla cirit atabiliyor olmasına, devlet makamlarınca hüsnü kabul görüyor olmasına bir izahat getirmek zorundalar. Üstelik Almanya sadece FETÖ’yü barındırmıyor, aynı zamanda yıllardır Türkiye’de terör faaliyetleriyle on binlerce insanın hayatına kast etmiş olan PKK terör örgütüne de yataklık etmeye devam ediyor.

Bugünlerde 16 Nisan referandumunda katılmış olduğu “hayır” kampanyasındaki heyecanı Almanya’nın bu ilişkileri faş etmesine yol açmış durumda. Muhtemelen nasılsa bu referandumun neticesinin “hayır” olacağına dair peşin peşin kapılmış oldukları bir güven patlamasıyla “tedbir”i elden bırakıyorlar.

Bu konuda da barındırdıkları FETÖcülerin huylarından epeyce kapmış oldukları anlaşılıyor. FETÖcüler 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden önce de yayınladıkları bir sürü anketle bu Avrupalı dostlarını ve Türkiye’deki müttefiklerini fena halde yanıltmışlardı nitekim.

Almanya’nın Türkiye’deki bu kampanyaya katılımı bunlarla sınırlı kalmadı. İki gün önce tuhaf bir biçimde Türkiye’ye bazı silahların satışının kısıtlanmasından bahsetti. Gerekçe olarak bu silahların Türkiye’de halka karşı kullanılabileceğinin ifade edildiği bu bahis, açıkça terör örgütünü “Kürt halkı” mesabesine yükselterek teröre destek olarak kayıtlara geçmiş oldu.

Bir defa PKK, Kürt halkı falan değil. Kürt halkına samimiyetle gelip kulak verseler bu halkın PKK’den nasıl bıkmış olduğunu, nasıl bizar olmuş olduğunu kendi gözleriyle görürler. PKK’nın Kürt halkına verdiği şey ölüm, şiddet, çukur, ihanet ve huzursuzluktan başka bir şey değil. PKK’nın Kürt halkına kendi gündemini dayatmaktan başka bir derdi yok. Kürt halkının asla gündeminde olmayan konuları zorla Kürt halkının gündemine sokmaya çalışıyor. Tabi “kendi gündemi” deyimi ne kadar doğru, onu da sormak lazım. Bu konuda da işin doğrusu, PKK’nın gündeminin kendisine sipariş edilmiş bir gündem olduğudur.

Bir de sanırsınız ki, Almanya demokrasiye olan aşırı düşkünlüğü dolayısıyla bu tür kararları alıyor. Demokrasiye ne kadar düşkün olduğunu ve demokrasisinin kalitesinin ne olduğunu 4-5 milyon Türk vatandaşının (ki bu sayı Türkiye’deki Kürtlerin neredeyse yarısına tekabül ediyor) seçim sürecinde propaganda, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve seçim kampanyası hakkına karşı işlediği suçlarla ortaya koymuş oldu. Dünyanın bütün uluslararası ilişki teamüllerini bir kalemde silip süpüren ve demokrasinin en temel kurallarını referandumdaki basit “hayır” tercihleri uğruna bir kalemde siliveren bir ülkede demokrasiyi nerede ararsınız? Bu ülkeden faşizm ne kadar uzakta olabilir?

Türkiye’deki referanduma Almanya katılıyor ve “hayır” diyor.

Hollanda, Almanya abisiyle bütün ırkçı söylemlerini bir defada boca ederek katılıyor ve “hayır” diyor.

Avusturya, Belçika, Norveç aynı şekilde Almanya’yı takip ederek bu kampanyaya katılıyorlar ve onlar da “hayır” diyorlar.

Peki ABD‘nin tam da 16 Nisan arifesinde uygulamayı duyurduğu ABD’ye uçuşlarda cep telefonundan büyük elektronik cihazlara kabin yasağı uygulamasına İstanbul’u da dahil etmesine ne demeli?

Ya aynı uygulamaya hemen İngiltere‘nin de katılmasına?

Bir garip seçim kampanyası ve bu kampanyada bir garip katılımcı profili var. Türkiye’de geçmişte yaşanan hiçbir seçimde böyle bir kutuplaşmaya şahit olmuş değiliz. Bu da önümüzdeki referandumun anlamını biraz daha netleştirmiyor mu?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: