HDP’li bir milletvekilinin bir Kürt gencini terör kampına götürme işini organize ettiği delil ve belgeleriyle İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu tarafından bir televizyon kanalında ortaya konulunca perdenin ardındaki rezalet bir daha ortaya döküldü. Perdenin ardındaki rezalet bu türden bir olayın bir HDP milletvekili için rutin dışı bir faaliyet olmaması.

HDP’nin vekilleriyle, teşkilat binalarıyla, belediye yönetimleriyle başından beri PKK’ya militan devşirme, faaliyetlerine finans sağlama birimleri gibi çalıştığını bilmeyenlere bir kez daha göstermiş oldu. Gerçi uzun zamandır Diyarbakır’da PKK’nın silahlandırıp dağa çıkardığı çocuklarını HDP’li yetkililerden isteyen anneler bu ilişkinin artık gizlenemeyecek hale geldiğini cümle aleme gösteriyor. Bu annelerin çocuklarının hepsi PKK’ya gitmeden hemen önce HDP binalarına uğramış oradan da sırra kadem basmışlar. 200 kadar ailenin hepsinin onca zamandır çığlıklarına kör sağır kalmış olanların 55 kişinin hayatına mal olan tahrik ve kışkırtması dolayısıyla tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğüne olan düşkünlükleri rezaletin de daniskası.

Çocuğu HDP’lilerin organize ettiği dağa celp işlemleriyle PKK’ya teslim edilmiş olan annelerden biri Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmasını isteyen annesine karşı en derin ve anlamlı ibretler içeren şu sözleri söylemiş: “Selahattin Demirtaş kendisine isnat edilen suçlar dolayısıyla yargılanmak üzere devletin hapishanesinde tutuklu. Annesi her türlü hukuku devletin garantisi altında olan Selahattin yerine asıl PKK’nın elinde rehin olan ve hiçbir güvencesi olmayan Nurettin’i örgütten talep etsin”.

Nurettin örgütün elinde rehin mi, binlerce masum Kürt çocuğunun dağa kaçırılarak silah altına alınmasından sorumlu bir örgüt yöneticisi mi, hiç girmeyelim. Ama Diyarbakır’daki annenin mesajı ortadaki çelişkiyi bütün çarpıcılığıyla ortaya koyuyor.

Demokrasi, hak, hukuk derken bırakın devlete karşı, bizzat kendi yoldaşlarına karşı uyguladığı faşizan şiddet dillere destan olmuş durumda. Aytekin Yılmaz’ın “Son Diktatör”, “Yoldaşını Öldürmek” ve en son “Yüzleşerek Barışmak” isimli kitapları, bu faşizan şiddetin doğrudan ve en çarpıcı tanıklıkları. Benzeri sayısız tanıklıklara, olaylara da işaret eden bu kitapların maruz kaldığı ilgisizlik aslında HDPKK şiddetinin Türkiye medyası ve siyaseti içinde ne kadar derin yardım-yataklık ve işbirliği ağlarına sahip olduğunu da gösteriyor.

Söylemlerinde mebzul miktarda şiddet karşıtlığı, özgürlük ve demokrasi iddiası olan bir partinin bu iddialarla alabildiğine ters orantılı şiddet ve faşizan uygulamalardan ibaret bir hareket olması işin en trajikomik tarafı. PKK şiddeti sadece insan bedenlerine karşı değil, söze, anlama ve insan aklına karşı da ciddi bir terör hareketi olarak ortaya çıkıyor. Böylece HDP’nin demokrasi, hukuk, özgürlük söylemlerinin altında olağan kültüre dönüşmüş olan faşizan uygulamalar, sözün ve söylemin değerini alabildiğine anlamsızlaştırıcı, katledici bir etki yapıyor.

Oysa demokrasi vurgusu konusunda fazlası olup eksiği olmayan PKK’nın bu fazlalığının bir sorununun semptomundan başka bir şey olmadığı çok açık. Aslında bu konuda da belki genel-geçer kuralı hatırlamadan edemiyor insan. Bir şeye yapılan aşırı vurgunun onu sulandırıp anlamsızlaştırması bir yana, bu vurgunun kendisinin bir şeyleri gizleyen bir tarafı vardır. Her sözüne yemin ederek başlayanların bir süre sonra hem yeminlerinin inandırıcılığını yitirmesi söz konusu ama zaten bu kadar yeminin sadece yalancılığı gizleme güdüsünden kaynaklandığı da iyice görünür. Giderek, aşırı demokrasi vurgusu demokrasiden uzaklığın ölçüsü olarak okunmaya başlayabiliyor. Lafla peynir gemisi yürütülmüyor, artık burun direklerini sızlatacak kadar kokutuluyor.

Demokrasi diye diye Türkiye’ye sunduğu çözüm sürecinin ortasında bile tuhaf bir “öz-yönetim” pratiği oldu. Belki demokrasinin bir üst modeli de sayılabilecek böyle bir kavramın içeriğini insanların evlerini zorla gasp eden, şehirlere çukurlar kazarak, bu çukurlarda aylarca savaşa hazırlık için tahkimatlar yapan, bu esnada şehirlerin hayatını durdurarak, sakinlerine cehennemi yaşatan pratiğiyle doldurdu. Bu pratiğin adı da bazı teorik mahfillerde “siyasetin otoriterliğe karşı restorasyonu” olarak konuldu. Yine kokutan bir laf, gemiyi batıran yüzsüz bir tanımlama.

Bu pratiği ortaya koyarken PKK nasıl bir demokratik prosedür işletiyordu acaba? Mesela şehir halkına, devlete karşı böyle bir savaşa girip girmeme konusunda bir referandum süreci mi işletiyordu? Devlete karşı yürüteceği savaşta kullanmak üzere kazdığı çukurların bulunduğu mahalle sakinlerine soruyor muydu mesela? Bu esnada sığınak olarak kullandığı ve yatak odalarını cephaneliğe dönüştürdüğü, bir evin yatak odasından yandaki evin yatak odasına duvarları yıkarak geçitler oluştururken o evlerin sakinlerini demokratik bir sürece mi kattı? Örgütün tek taraflı kararları ve gasplarıyla oluşan bu durumun hiçbir yerinde kuşkusuz ne demokrasi, ne öz-yönetim, ne de siyasetten eser vardı. Sadece şiddetin kibirli, nobran ve alabildiğine saygısız iktidarı vardı.

Böyle bir pratiğin faili olanların normalde aslında hayatlarının hiçbir döneminde demokrasi sözcüğünü ağızlarına almamaları beklenir. Çünkü demokrasiye karşı, insan haklarına karşı işledikleri sistematik suçlar ayyuka çıkmıştır. Kutsadıkları savaşa çocuk yaşlarında binlercesini ailelerinden zorla, kandırarak, kopararak dağlara çıkararak ellerine silah vererek her türlü istismar edilecekleri ortamların içine atarak yaptıkları şeyler insanlık suçu kapsamına giriyor.

Bu insanlık suçlarının yerli ve yabancı yardım ve yatakçılarının burunları kendilerine de sirayet etmiş bu peynir kokusuna alışmış durumda. Kokudan dönen başlarıyla gemilerinin nereye doğru yol aldığının farkına bile varmıyorlar.