20. yüzyılın başında revaçta olan Modernleşmeci anlayış Batı’da yaşanmış bütün gelişmelerin bir model olarak bütün dünyaya uygulanabileceği hatta uygulanması gerektiğini varsayıyordu.

Bugünden bakıldığında bu en iyi ihtimalle toplumsal farklılıkların önemini kavramaktan aciz, çok naif, hatta cahil bir anlayış görünüyor. Bugünün modernist yaklaşımları böyle bir cehaleti ve naifliği üstlenmekten çok uzak. Bilakis toplumsal farklılıklar, “farklı modernlikler”, “ülkelerin özgünlük ve özgüllükleri” veya “modernliğe giden farklı yollar” başlıkları altında takdir ediliyor ve bir sosyolojik tecrübenin iki coğrafi bölgede aynı şekilde yaşanamayacağı kabul ediliyor. Hatta bu genel kabul artık sosyolojinin en temel kabulleri arasına bile girmiş durumda. Oysa modernleşmeciliğin ilk aşamalarında yaklaşım bu kadar basitçedir.

Bu basitliğin içerdiği naiflik ona inananları ilgilendiriyor onları ikna etmeye yarıyordu tabi ama ondan doğan siyasi sonuçlar batılı emperyalizmin keşif kolu gibi çalışıyordu. Ona ikna olanlardan gaflete duçar olmuş, kendi kültürüne, inancına, geleneklerine yabancı bir münevver kesim oluşmuştu. Onlar Batılı emperyalizmin batı dışı toplumlardaki gönüllü aktivistlerine, işgüzar ajanlarına dönüşmüştü.

Başka diyarların gerçek anlamda modernleşmesi, ilerlemesi, kalkınması ise aslında Batılı ülkelerin hiçbir zaman gerçekten istediği bir şey değildi. Tıpkı bugün Batılı demokratik ülkelerin Müslüman ülkelerin demokratikleşmesini aslında istemiyor olmaları gibi. Onlar için demokrasi sadece kendi ülkelerinde uygulanabilecek bir sistem, ne kadar dürüstçe uygulanabiliyorsa tabi. Ancak Batı dışı ülkelerin gerçek anlamda demokratikleşmesi onların kendi halklarına dayanması, dolayısıyla bağımsızlığa doğru bir meyil duymalarını gerektirecektir ki, bunu istemeleri ontolojik olarak imkansız.

Said Halim Paşa’nın Kanun-u Esasi üzerine yaptığı analizlerde en önemli vurgulardan birisi de Türkiye özelinde ülkelerin, toplumların özgünlüklerine yaptığı vurgudur. Bu özgünlük bir ülkedeki bir tecrübenin başka bir ülkeye olduğu gibi aktarılmasının önündeki en büyük engeli oluşturuyor. Bilhassa Batı toplumları ile Osmanlı toplumu arasındaki derin farklar bir anayasa tecrübesini olduğu gibi aktarmayı imkansız kılıyordu.

Paşa bu temel ilkeden yola çıkarak Osmanlı ve Avrupa toplumları arasındaki farklara somut örneklerden yola çıkarak giriyor. Her şeyden önce Osmanlı toplumu kendi içinde alabildiğine farklılıklara dayalı bir toplumdur. Din, dil, ırk, kültür ve gelişmişlik düzeyi bakımından Osmanlı coğrafyasında her türlü farklılığa rastlanır. Belki bu durum batılı sosyologlar tarafından “mozaik toplum” olarak nitelenmesine yol açmıştır.

Bu niteleme ilk batılı sosyologlar tarafından Osmanlı-İslam toplumuna bir zayıflık atfetmek üzere oryantalist saiklerle geliştirilmiştir. Terim kendi başına İslam’ın homojen bir kültür yaratma konusunda yeterince güçlü olmadığını ima eden, negatif bir niteleme içerir. Oysa İslam’ın homojen bir kültür yaratma konusunda bir siyasetinin olmaması onun zaafını değil bilakis gücünü ve özgüvenini ve tabii ki kültürel-dinsel özgürlük ve çoğulculuğa ne kadar uygun olduğunu gösterir. Bu yüzden Müslüman toplumda neredeyse her zaman Müslüman sayısına denk hatta onlardan bile daha fazla gayr-ı Müslim unsurların bütün farklılıklarıyla birlikte her zaman var olduğu ve güvenle, özgürce yaşadıkları tarihsel bir gerçekliktir.

Buna mukabil, Batı’yı karakterize eden kültürel ve dinsel homojenlik onun gücünün değil, farklılıklara karşı sergilediği hoşgörüsüzlük ve taassubunun bir sonucu ve göstergesidir. Batı’da farklı dinlere ve kültürlere tahammül olmadığı halde kendi içinde derin sınıfsal farklılıklar vardır. Avrupa toplumlarında milletin mukadderatı üzerinde çok büyük bir hüküm ve nüfuza sahip olan bir aristokrasisi burjuvazisi vardır ki her iki kesim Osmanlı dünyasında ya hiç yoktur veya tamamen önemsiz bir toplumsal faktördür.

Said Halim Paşa, Osmanlı toplumunda bulunmayan aristokrasi ve burjuvaziye karşılık çok güçlü bir memur sınıfının etkinliğine vurgu yapar. Memurlar Osmanlı toplumunun en faal sınıfını ve aydın zümresini oluşturur. Memurluk, devletin gücünü temsil ediyor olduğu için toplumsal tabakalaşma sisteminde çok parlak bir statüsü ve nüfuzu vardır ve bu yüzden herkesin idealidir. Okumuş aydınların da en büyük ideali memur olmaktır.

Oysa memurluğa has olan kayıtsızlık, tevekkül, teslimiyet ve sorumluluktan kaçınmak şeklindeki ruh hali, memurları her türlü fedakârlık ve şahsi girişimcilik ruhundan mahrum kılmaktadır. Bunun aksine, aristokrat ve burjuva sınıfı mensupları, hareketlerinde serbest ve müstakil, medeni cesaret sahibi ve müteşebbis kimselerdir. İşi ve sorumluluğu arar ve severler, fedakârlık hisleri taşırlar.

Avrupa ve Osmanlı toplumu karşılaştırmasının bu noktasında ibrenin Osmanlı toplumu aleyhine olduğu çok açık. Hatta bu analizlerin benzerleri Max Weber’in kaleminden dökülerek Avrupa-merkezli sosyolojinin oryantalist söylemleri hanesine bile kaydedilmiştir. Ancak Said Halim Paşa’nın bu analizleri onun bir anayasayı taklit ederek, dayandığı sosyolojik şartları ve sosyal tabakaları gözardı ederek uygulamaya kalkmanın vahametine ışık tutmaya çalışır.

Aslında ne Weber’i ne de Marx’ı okuduğunda dair bir bilgimiz yok Said Halim Paşa’nın ama sonraki analizlerinin sosyolojik gücü çağın sosyolojik literatürüyle çok güçlü paralellikler arz ediyor.

Tabii o bu Avrupa’dan başka yolumuz olmadığını değil, Osmanlı toplumunun özgünlüğünü ve batılı kurumların kör taklidinin uygunsuzluğunu göstermek üzere yapıyor.